17 Ocak 2011 Pazartesi

Aşıkların Piri'nin Şehrine Yolculuk I


"Bu yol uzaktır menzili çoktur,
Geçidi yoktur derin sular var..." Yunus Emre



11.12.2010  
Meram Ekspresi 
                                                                                                                  
İrili ufakli evler, içlerinde uykuya teslim insanlar, aralarında sessiz tenha sokaklar, simsiyah gecede kar ışığı hayatlar. Upuzun bir mavi tren, içinde çoluk çocuk yolcular, içinde bir küçücük ben... Ve işte yolculuğumun hikayesi...

Sa:04.58
Afyon
Trenin penceresinden karanlıkta görünmeyen Anadolu şehirleri tennuresini giymiş semazen gibi bembeyaz ışıyıverdi. Kar var her yerde. Eni konu köylerin içinden geçiyor raylar. Tek katlı evler; çatıları karla kaplı. Bembeyaz ağaçlar.
Kitabımı okuyorum arada, arada gözümü kapıyorum hafifçe. Uyuyamıyorum ama bir türlü. Sabaha büyük buluşmayı düşündükçe içim içime sığmıyor. Ama öyle bir sevinç sığmamasından daha başka bir şey bu, değişik bir hissetme. Gidiyorum işte sığmaması. Bu çağrıya cevap verebildim sığmaması en çok... 
Az önce yolculuk boyunca neşesinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kız bebek ağlamaya başladı deli gibi. Babası kucağına aldı koridorda yürüyüşe çıktı;  susuverdi bebek, görüntü değişti, baktığı yer değişti, açısı değişti, dünyası değişti, sıkıntısı azaldı...
Ben de tıpkı onun gibi hissediyorum kendimi. Tüm görüntülerin değiştiği, dünyamın değiştiği bir yaşamak peşinde, bambaşka bir yerden bakmak hevesindeyim... Mevlâna’nın şehrini, Konya'yı daha gitmeden seviyorum tıpkı Şems gibi. İçimde bir tuhaf dinginlik ve heyecan sarmalanmış halde birbirine devinir durur; bir biri öne çıkar, bir diğeri. Dönüp duruyor onlar da sema eder gibi...
Acıktığımı hissettim nihayet. "Yemek Vagonu"na bir gidip bakayım, bir çayla tost bulmayı umuyorum...

Hayatımın en eşsiz yolculuğu bu abartmıyorum. Akşam bir şey yiyememiştim yola çıkmadan heyecandan, şimdi trenin kafeteryasına geldim.Yolculuk başladığından bu yana nihayet boş, herkes uykuya çekildi kendi yerinde. Beyaz, porselen bir fincanda geldi çayım ve bir de kahvaltı tabağım; birkaç zeytin, domates, salatalıktan oluşan ayrıca küçük paketlerde balı da eksik olmayan paha biçemeyeceğim bir şölen gibi. Çayımı sakin sakin yudumlarken vagonlarının kaloriferi bozulmuş beş yaşlı hanımefendi geldi. Bir anda doluştular masalara, nasıl üşüdüklerini nasıl gülüşerek anlatıyorlar. Ne güzeldir dostluğun o birlikte sarmalanma tadı. Hayatın bu vaktinde bir anı, bir paylaşım daha attılar heybelerine işte. Bundan daha güzel bir üşümek bilmiyorum, içleri birbirleriyle sımsıcak nasılsa...

Elimde defterim, kalemim, kitabım; göğsümde pır pır atan kalbimle Erenlerin Şehrine yaklaşıyorum. Kar arttıkça içim ışık ışık oluyor. Kar arttıkça yıkanıyorum beyazla. Kar arttıkça yaklaşıyorum gönül sultanlarına. Kar arttıkça içime yolculuğumda kayıplığımdan kurtuluyorum, nasıl da pir-ü pak oluyorum...

Bir çay daha istedim, cam bardakta rica ettim, varmış. Birden on yıl önce kardeşimle yaptığımız zorunlu başkent yolculuğumuzu hatırladım, özledim kardeşimi. Bizim de vagonumuzun kaloriferi bozulmuştu. Anılarımıza atmıştık biz de bunu ve  o yolculuktan bize kalan bir filmi, birkaç kitabı. Ne çok özlerim, ne çok. Apansız, bir çağrışımla en sevdiklerimi, tüm sevdiklerimi... Şu kendimle sadece paylaşmak için çıktığım yolculukta bile ne çok insanı götürüyorum benimle. En sevdiğim his bu evet, özlemek. Hep özlüyorum; annemi, babamı, kardeşlerimi, oğlumu, uzaklardaki sevdiklerimi, dostlarımı, öğrencilerimi, en yakınımdakileri hepsini hepsini... Bu yolculuğa başlayalı on saat oldu ve ben bu on saatte sevdiğim herkese dair bi' şeyler düşünüp özledim. Oğlumu özledim; beni yalnız başıma gönlünden bırakmasa da kararlılığım karşısında tedirgin bir susuşla bana bakışını. Canım babamın yorulacağım duygusuyla hiç değilse yataklı vagonda yolculuk etmem konusundaki ısrarlarını. Kardeşimi; telefon başında kalıp saatlerce Sema Töreni'ne bilet bulayım diye uğraşmasını. Sevgili dostçuğumu; beni gara bırakışını evimden alıp, ben giderim desem de dinlemeyip; ve bin kere "telefonunu şarj etmeyi unutma!" deyişini. Ah sahi! telefonumun şarjı!...
Gülümseyerek ve durmadan yazışıma bakarak çayımı getiren genç adama "telefonumu şarj edebilir miyim?" diye sordum. Kibarca alıp götürdü ve benim onu izleyen bakışlarımın farkında olduğunu  koyduğu yeri işaret ederek gösterdi. Kim ne derse desin seviyorum yurdum insanını.

Gece boyunca okuduğum, Bab-ı Esrar*'da "Senin olanı sana getirdim" diyordu Şems. "Aradığın neyse bulacağın odur" diyordu Mevlâna. Hayatın içindeki küçücük anları bile paylaşarak anlamını çoğaltmayı seçen ben, bu yolculuğu yalnız gerçekleştirmeyi seçtim. Ne arıyordum ve neydi benim olan? Ve belki de henüz farketmediğim. Yalnız mıyım peki yazarak paylaşırken her noktayı? Nedir bende olan ben... Yalnız çıktığımı sandığım bu yolculuğu  içimde koca bir kalabalıkla yapıyorum işte yine. İflâh olmaz bu ruhun sevdiği her ruhu içinde tutma hali...

sa: 06.30
Akşehir
İstanbul-Konya arası iki ekspres var sadece, bu yüzden de memleketlerin kazalarında da istasyonlar var, hepsinde duruyor tren... Durmadan kar yağıyor... Boşluk yok gibi, kar taneleriyle kaplanmış gökyüzü, yeryüzü, gezegen nerdeyse... Çocukken babaannem her bir kar tanesini bir meleğin yere indirdiğini söylerdi, Paşa'daki evimizin penceresinden her kışın illâ ki yağan karını izleyişimizi hatırladım onun beni büyüleyen hikayeleri eşliğinde. Ne çok payı vardır hayatımın kadınlarının içsel zenginliğimde... Babaannemin, annemin, halamın... Pencereden elimi uzatır, avucuma konan kar tanesine bakar,  küçük bembeyaz kanatlı melekler hayal ederdim... Trenin penceresinden bakıyorum şimdi; dört bir yan melek!...

Sa: 08:15
Sarayönü
Uzaklarda bir silüet halinde uzanan kara kavaklar beyaz giyinmişler. Beyazla örtünmüşler.Tıpkı uzun boyu ve siyahlar içindeki Şems'in Mevlâna'nın gönüldaşlığıyla örtünmesi gibi...

Sa:09:15
Konya
Ve Sevgili Konya...

"Sen benim gözümün önündeki perdeyi kaldırdın. Sen bana bendeki beni gösterdin. Şeyh sensin, pir sensin, hakiki dost sensin, hakikat sen..." *




devam edecek...


*Bab-ı Esrar Ahmet Ümit


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder