8 Kasım 2014 Cumartesi

Kasım Söylenmeleri...







bir masalmış ömür, 
bir varlar  bir yoklar insanlar...
geçerek gidiyoruz işte zamanlardan,
ışığa dönüp yüzümüzü yine ışık renkli düşlerle hep bir umut...
hep bir mut yakalamak arzusuyla hayattan;
evvel zamanın içinde, 
kalbur samanın arasından...






2 Kasım 2014 Pazar

güz söylenmeleri










bir yolculuk düşlersin en bi' güzelinden
ve çıktın sanırsın yola;
fakat öyle olmaz o;
kendini önemsiyorsan en çok, en fazla;
yolun düşüncesinde kalmışsındır düşünde bile değil.
düşemezsin ki yollara vadileri görebilesin...
ben duygusu sarmışsa içini, dışını;
ne kanat çırpabilirsin, 
ne uçabilirsin...
işte bu yüzden sevda yolları çıkmazdır;

ikinci vadiyi görebilen insanoğlu pek azdır...







1 Kasım 2014 Cumartesi

güz söyleyişleri IV



"umulmadık bir gün olabilir bugün..." demiş şair... 
Hayat öğretir; umulmadık günler öyle birdenbire gelivermezler. 
Böyle geçer bazıları için ömür; 
umulmadık olanı bekleme hâli içinde; 
hep bir sürprizli masal yaşama arzusu peşinde...

Umulmadık günlere inancını törpülersin yaşları aldıkça, 

yılları devirdikçe; 
yavaş yavaş, yaşaya öğrene... 
eylüller ekimler kasımlar geçer; 
umutlar, gazeller, ağıtlar doludur ayların günlerinde... 
Bir zaman bir sevinç yakaladın mı güzü bahar eylemişsindir de yüreğinde; 
artık bu eylemelerin düşselliğini yurt edinmekten vazgeçersin... 
Umulmadık günlere inanç duyanlar, 
bekleyenler, 
hasretini çekenler, 
hayal kuranlar; 
geç büyürler onlar. 
Bir nevi gezgincileridirler kendi düşsel denizlerinin. 
O uçsuz bucaksız denizlerde gemilerce sevda yükü taşımışlardır. 
Her zorlu fırtınayı başlarının üzerinde dolanan sevgi halesiyle karşıladıklarından 
dinivermiştir o hırçın rüzgârlar... 
Bunlar böyle sürmüştür bir vakit... 
Sonra o bir vakitler eklene eklene çok vakit ederler 
ve o çok vakitleri yaşayanlar bilir,
artık büyümüşlerdir...
Ve hayat öğretmiştir; 
umulmadık günler öyle kolay kolay gelmezler, gelmemişlerdir...










güz söyleyişleri III







bin çivi çakılmış önce
ve sonra
süsleyen ne varsa kaldırılmış duvarlar gibi
 içimin şiirleri...






güz söyleyişleri II










Yürüyorum usulca;
yağmurun biriktirdiği göller var şehrin kaldırımlarında,
ve sarı yapraklar var sularda yüzen.

Bir sevdam var yine de baktığım yerlerde soluduğum havada 
belli belirsiz
seçiyorum rengini gözümü kısıp;
gökyüzü mavisi değil büsbütün güz sarısı.

Tutuyor beni bu mevsimin geçtiğim yolları.
Yine de;
ruhuma bir çeşit ışıktır bu hüznün uçuk sarısı.

Ezcümle;
kalbimin sokaklarında bitmek bilmez her mevsimin fener alayları...






güz söyleyişleri I


Son günlerde
en çok hayatın biricikliği üzerine düşünüyorum;
tek olan hayatımız üzerine...

ve aldığımız kararlar,
dönemeçlerde seçtiğimiz yollar,
ara ara geçtiğimiz sokaklar,
değiştirilemeyen/değiştirilmiş olan
hayatlarımız üzerine...


bazen sadece düşünürsünüz işte...











ışık ışık olmak...







Yıllanmış güncelerim içinde;
çocuk, genç kız, sevgili, anne düşlerimi,
defterlerim arasında öylece kalmış iki satırlık kendime not kağıtlarını
ve kitaplarımın arasında unuttuğum bir fotoğrafı
selamlıyorum bu gece...

Her satırı,
her dönemime ait el yazımı seviyorum
ve farkediyorum ki
meselâ birkaç yıl önce olsa tıpkı şu on sekizimde yazdığım şiirde olduğu gibi "gözyaşlarım her şeye boş verip süzülürdü sessizce..."
Oysa şimdi;
alacakaranlık değil ömrümün geçmiş zaman dehlizleri.
Öyle net, öyle berrak ve öyle sevecen ki kalbim.
Olanı biteni affettim.






8 Ağustos 2014 Cuma

CANIMIN İÇİ KARDEŞİM için...





Sayısınca dünyalar kadar sevdayı
 evlat sevgisi gibi kalbinde taşımak; 
kardeş sahibi olmak... 
Her birinin küçücük hallerine dair görüntüleri, 
büyürken yaşanılan güzelim hatıraları 
belleğinin en nadide köşesinde taşımak; abla olmak... 
Büyümek onlarla sonra, artmak, çoğalmak.
Hiç unutulmayacak çocuk söylemelerinin lezzetini 
anda olduğu gibi neşeyle anımsamak.
Adının en keyifli ve yaratıcı versiyonlarını duymak.

Çok çocuklu bir annenin kalbinin içinde sayılarınca kalp taşıyışı gibi 
sevgini yaşamak, hissetmek, sunmak. 
Kız kardeşlerinin varlığının o büyülü eşsizliğini; 
yaşadığın acıdan mutluluğa ne varsa iki uçta ve bu skalada paylaşıp, 
yüreklerinde sakinlemek ya da coşmak... 
Ve hep güvenle bilmek; 
seni senden çok düşündüklerini; 
hep şefkatle hissetmek; 
kendinden daha çok onların derdini, sevincini... 
Erkek kardeşlerinin hem hiç büyümeyen, sokakta top oynayıp acıkıp eve koşan yaramazlarmış gibi kalmaları gözünde, 
hem de hayat yorduğunda güvenli limanların oldukları duygusunu 
aynı anda taşımak içinde... 
Ve hep güvenle bilmek; 
seni senden çok düşündüklerini; 
hep şefkatle hissetmek; 
kendinden daha çok onların derdini, sevincini...

Her birinin doğum günü, 
kendi doğduğun günmüş gibi olmak mesela kardeş sahibi olmak. 
Ve bugün yine o güzelim günlerden bir gün... 
Bir tanesinin,
tıpkı ilk çocuk sahibi olmak gibi olanının, 
Ağustos'un 9'unu doğmakla anlamlı kılanın... 

İlk kardeş sahibi olmak da şöyle bir şey gibi:
Onunla hayatı karşılamak gibi... 
Mesela bebekken emziği düştüğünde sen de minik olsan da telaşlanmak gibi... Ağladığında ne yapacağını bilememek, 
güldüğünde içinde güller açmak gibi... 
Birlikte büyümek, birlikte öğrenmek gibi... 
Harfleri birbirine katmayı, 
heceleri birbirine çatmayı, 
ilk okumayı, ilk yazmayı, ilk arkadaş edinmeyi, sevdiğinin sevdiğini sevmeyi, 
ilk aşklara yelken açmayı, 
birlikte ilk gençlik sancıları taşımayı, 
bir örnek giyinmenin eğlencesini, bir söyleyip bin gülmeyi... 
daha neleri neleri yaşamak gibi... 
ve yuvadan uçuşunu da görmek mutluluk gözyaşlarıyla, 
bir kardeş daha gelmesi böylece aileye eş durumuyla... 
Yeğen sahibi olmak sonra, 
yeni ve eşsiz sevdalar katmak sayesinde hayatına yine evlat sevgisine denk...

İlk gözağrım, 
ilk bebeğim, 
ilk kardeşim, 
ilk dostum, 
sırdaşım, arkadaşım, 
hayatımın vazgeçilmez sevdası, 
güzeller güzelim, 
kalbinde taşıdığı her sevginin hakkını verenim, 
kocaman yürekli kızım, 
kendimi bildim bileli yanımda olanım, 
kendimi bildim bileli bildiğim, 
şu hayatta farkında olarak ilk sevdiğim, 
yoldaşım, ay ışığım!...  
Ben seni nasıl anlatayım bir bilsem Nuray’ım…
”Seni anlatabilmek seni, İyi çocuklara...” diyor ya şair 
”Seni bağırabilmek seni, Dipsiz kuyulara, Akan yıldıza…" 
İşte böyle bir şeydir benim sana sevdam da… 
Nerden başlasam nasıl anlatsam ki seni; 
peaceli kolyelerini mi, sırt çantalarını mı, patenlerini mi, gitarını mı 
seksenli yıllarda olağan olmayan bu denli? 
Kafana göre takılışlarını mı, 
radyo programlarını mı, engin müzik kültürünü mü, 
kural tanımaz özgürlükçü tavrını mı? 
Hem abla olmanın zorluklarını yaşayıp, 
hem de hayranlık duyduğum hallerini mi ilk gençliğimizde? 
Sonra aşkı bulmakta ve korumakta ustalığını mı, 
anneliğini mi; aklınla kalbinle ruhunla bilginle yaşayıp yaşattığın
o güzelim kalbini mi içinde derin sevgiler yeşerttiğin, 
dostlarının gönlünde çiçekler açtırdığın...

Onları sonra anlatırım zira 9 Ağustos oldu bile ilk çocuğum, bal kızım.
Kutlu olsun yeni yaşın!
Hayatının üç erkeğiyle, sevdiğin herkesle 
sağlıkla, huzurla, mutla ve aşkla dolu nice nice senelerin olsun Nuray'ım...

Arda Paşa’mın hayatımıza kattığı o şahane deyimiyle; 
Seni o kadar çok seviyorum ki söyleyemem!...


Bu yazım kardeşim Nuray Uçar Hoşlar'a hediyemdir...








30 Temmuz 2014 Çarşamba

DOSTÇUĞUM için...









Biz bir sevdik mi; kendimizden cayarız da 
birbirimizi candan ötede bırakmayız.
Bir sevindik mi hücrelerimizle coşarız da 
küçük bir mut parçasını dahi ıskalamayız
Böyle böyle; 
yollar, yolculuklar, dostlar, dostluklar biriktirip gönlümüzün denizinde
Yılları bir durdurup, bir koşarak devirdik; 
ruhumuzda genç bir aşkla dünyayı kucakladık...
Düş bahçelerimiz oldu sığınak; 
ağaçlarına salıncaklar kurup, dallarına fenerler astık,
Yabancı rüzgarlardan kaçtık da 
kendi bahçemizin gölgesinde ışığında konakladık...
Parklarda mı oturmadık bir onulmaz acıyı bölüşüp gözümüzün yaşıyla; 
Yollarda mı yürümedik kalbimiz avucumuzda; gözlerimiz uzaklarda...
Biz bir bildik mi, dostun gözünün dilinden biliriz 
olanı biteni kalanı gideni kalbinde; 
O dost ki pembe beyaz güller açar sesinin tınısında 
didaktik söylemlerinde bile... 
Biz bulduk mu kitaplarda buluruz birbirimizi, 
şiirlerle sarıp sarmalarız kederimizi...
Okumalarla yetinmeyiz de, 
benliğimizde taşırız Mevlâna'yı, Tebrizli Şems'i...
En sırlı aynaları tutup birbirimize 
çoğala çoğala yürürüz Kaf Dağı'na giden vadilerde...
Bir flanör düşüncenin peşinde oluruz kimi zaman, 
bilinmedik adresler elimizde...
Habersiz bırakmayız hiç dostun halinden,  
gün akşama dönmeden daha ulaşır bir ses,bir cümle...
Bir düştük mü korkmayız hiç 
dostun eli sımsıkı tutar da, bin kalkarız ayağa her seferinde...
Ve dünya döndükçe 
ömrümüz yettikçe; 
dostçuğum diyecek dilimiz o en son güne dek biliriz
Aramaktan yılmadan o en güzeli her neredeyse; 
barışın ve aşkın izini süreceğiz.... 




Bu şiirim Canım Dostçuğum Gül Hürel'e hediyemdir...


5 Temmuz 2014 Cumartesi

Temmuz'a Güzelleme...





Temmuz geleli beş gün olmuş, fark etmemişim. 


Haziran'da kaldığından değil kalbim, düşüncenin yollarında olduğumdan yine pek kararlı pek hızlı adımlı pek telaşlı.

 Kalbimden bakmaları da ihmal etmiyorum hayata; 
zorluklarına rağmen bilsin ki kalbimde sevgiye yer açmışlığım tükenmeyecektir.

Yeniye dönmek yüzünü, 
yıkıntılardan aldığın yaraların iyileştiğini görmek 
ve şöyle bir geçmek karşısına hayatın 
ve gözünün içine içine bakmak; 
bu yolculuğa çıkarken en çok bavuluma doldurduklarım bunlar. 

 Egolarından arınma savaşının bir başka cephesinde olmak  
ve ruhuna yayılan ışıkla 
bu vadiyi de aşabileceğine inanmak.
İnanmak her şeydir.

İnsanlara dair o hiç tükenmeyen umudunun aşınmış kısımlarını parlatmak, 
ilk günkü gibi yapmak.

Ve yepyeni olmak düpedüz... 

İyidir.



4 Mayıs 2014 Pazar

saklanırım... bul diye beni...



Dokuz on yaşlarımdaydım.
Mahallede bir çocuk vardı; benden bir iki yaş büyük.
Konuşmazdık hiç, lâkin birbirimizin farkındaydık.
Utangaç,
sessiz, sözsüz,
hissetmeleri gözlerinde
çocuklardık bizler... 


 Bir yaz akşamıydı.

Biraz daha dışarda kalma izni almıştık nasıl olmuşsa;

saklambaç oynuyorduk

ve nasıl olmuşsa o da oyundaydı...


Herkesi bulma sırası ona gelmiş,

ben de apartmanın içine saklanmıştım.

O kapının dışındaydı

uzaklaştığını sanıp usulca çıktım
karşı karşıya kaldık
bir kaç saniye öyle durduk
ve işte tam o anda üzerinden bin yıl geçtiğinde bile, nerede saklambaç oynayan çocuklar görsem aklıma gelecek ve her gelişinde de gülümsetecek bir cümle kurdu:

"buyrun siz sobeleyin...":)



1 Mayıs 2014 Perşembe

İZdüşüm

yürüdüğün yollarda izler bırakırsın.
farkında bile olmadan, zira yolda olmanın sonucudur bu.
yollarda kimi yol arkadaşların olur;
yolun bir kısmını seninle yürüyüp sonra kendi yollarına devam ederler bazıları
ya da sen de kendi yoluna yürüyebilirsin.
ama her yürümek gitmek olmaz...

bir de yürüdüğün yolların sende bıraktığı izler var.
farkındasındır onların, zira bir nişan gibi saklarsın yolun geri kalanında.
yolları hiç yürümemiş gibi olup, hayatına devam edenler vardır bir de.
tam da gitmektir bu,
hani ardına bile bakmadan.
hiç yaşamamış gibi olup geçtiğin yolları
 yepyeni yolların cezbesini yan yana bırakılan izlere yeğlemek meselâ.
gitmektir bu büsbütün.
yeni izler arzular bazen insan, mümkündür...


 yabancılaşır kendiliğini oluşturan izlerine.

hatta öyle ki bazen kendini inkar etmek kadardır belki de alıp başını gitmek...
zira ne geride bıraktığın izleri silebilirsin yollardan,

sokaklardan,

evlerden,

odalardan,

kapılardan,

duvarlardan.
ne de senin izlerin silinebilir zamandan...

her türlü iz acıtır gideni de kalanı da eğer bir kalbe sahipse...
sahip değilse de bir gün karşısına çıkar hiç beklemediği bir yerde
bir yolun ortasında
ya da bir köşe başında
tabii eğer şanslıysa.
zira izsiz göçüp gitmek de var bu dünyadan...

severim ben her türlü izi...
saklarım bir biçimde;
gözle görülemeyecek hale gelse de dokunurum, varlığını hissederim,
bu izlerde gizildir tüm bildiklerim...
işte "ben bu yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem.
unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir..."


20 Nisan 2014 Pazar

Hadi Uyan

pazar sabahı erken uyanmayı ne de severim...
hava azıcık asmış yüzünü gibi dursa da
sabah mahmurluğuna verdim ben onu,
gün güzel olacak gibi içime doğdu...
henüz cadde pek bir sakin, insanlar uykuda;
seslerinden fark ettiğim üzere kargalar kahvaltıda...
yine şiirli olsun bu sabahın günaydını...
gün isli, puslu, belki de yağmurlu olacaksa da,
gönlümüz iyilikli,
sevgide bereketli, mutlu olsun...
evde olanlar bir de kek yapsın sevdiklerine limonlu meselâ
ya da kurabiye o da zencefilli olsun...
daha ne olsun!

  Hadi uyan
Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar yerinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin?
Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın...
Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin, iyiyi yaşatmak için
Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle, yaşamak desin
Toprağı dinle, barışmak desin
Bir plak konmuş gibi gramafona,
İşte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana.
 
 
 
şiir: Metin Eloğlu/ Hadi Uyan

4 Mart 2014 Salı

OĞLUM'a...



Acemi ömrümün,
telaşlı bir iç sızısı bırakıverdin
Yirmilerinin kucağına...
ki onlar yüz yıl beklemiş gibi seni hasretle sarmaladılar...

Bıçak sızısı, kalp yarası, gönül sancısı ömrüme
Oğlum!...
ilacım, ışığım, baharım oldun da
kapandı yaralar sızılar sancılar yine varlığınla...

Ben kimim bilemiyordum ki daha
Büyüyordun sen gün be gün an be an
Otuzlarımın kucağında...
ki onlar gururla, aşkla taşıdılar da
daha önce hiç bilmedikleri bir sevdayla bağlandılar sana...

Ciğerimde soluğum tükenmişse
Sen gözlerini aç diye dünyaya...
Cilt cilt yazdığım evlat kitabına
kalemimin mürekkebi yetişmezse
canımı koyarım da
yine de doyamam seni yazmalara...

Yolculuğum, sabrım, sebatım, sınavım
Oğlum!...
Büyüdüm ben seninle adım adım caddelerde, yollarda...
Kuşlar uçurdum gökyüzüne...
ki onlar umutla, ışıkla, aşkla kanat çırptılar
Durmadan yılmadan Kaf Dağlarına...
Onandım, tamlandım,
bildim bilmediklerimi
Kırklarımın vadilerinde sevdanla...

nurhayat
ocak/2014

21 Şubat 2014 Cuma

İlle de Leylâ...



Bu sabah gözümü açtım; 
küçük bir çocukken babaannemin aldığı oyuncak bebeğim geldi aklıma. 
Adı Leylâ... 

Bir çok serbest çağrışımla çıkıvermiş olmalı; 
zihnimin odalarından birinin kapalı kapısı açılıvermis olmalı...
Şimdi o kapıya açılan diğer odalara bir bakmalı:
 
Leylâ'm, yeğenim, güzel kızım, küçük sanatçım, 
hep kalbimde, aklımda, dilimde, gözümde evlat gibi yaşadığım, 
ismine, haline, tavrına, yüreğinin güzelliğine delirdigim 
ve ismi ne çok yakışanım, kara gözlüm, bir özge canım benim,
hep kapısı ardına kadar açık gül bahçem...
 
Uçar Kızlar'ının dostluk-kardeşlik yolculuğunda yol arkadaşları 
Yelkenci Kızları'ndan Leylâ'nın yeni yaş kutlaması dün...
Ayla'm Yelkenci'min, biriken bin yıllık anılara, 
küçük fırsatları dahi kaçırmayıp hep yenilerini ekleyisi, 
nazik, ince, düşünceli emekle olusturdukları dostlukları Nurgül'ümle 
ve bu halenin bizi de içine alışı...
durmadan büyütmeyi dostlukları düstur edinisimiz, 
dostları dostlarla dost kılmaya dair neredeyse hep birlikte mühürledigimiz gizli kalp anlaşmamız...

Dün üst katımdaki şenliğin, 
gülümseterek beni çocukluğuma götürüverişi; 
annemin Paşa'daki günlerden söz ederken alt komşumuz Karadenizli Nazmiye teyzelerin 
evimizin çok çocuklu gürültüsünden
"bir kere bile şikayet etmediler, tek söz söylemediler"diye anlatışını hatırlayışım... 
 Sonra nasıl da kendi hali bile misafir varmış gibi kalabalık olan evimizden eksik olmayan sevgililerimiz, 
can kuzenlerimizle saklambaç gibi koşturmalı her türlü oyunu oynayışımızı 
ve hâlâ hayatın yitirmesine izin vermediğimiz bağımızı düşünüşüm... 
ve şimdi aynısını biraraya geldigimizde annemlerde; 
çocuklarımızın yaşayışının güzelliğini...
 
Leylâ bebeğimin kapısını açan anahtar bu çağrışımlar olmalı.

Oysa ben onu Paşa'daki evimizden taşınırken orda bıraktım... 
Ne düşündüm, onu neden almadım onca severken, 
ondört yaşımda evden ayrılırken tekrar dönüp bakıp son kez veda bakışımda,
orada yerde oturmuş haliyle bakarken ona, 
üç kızkardeş paylaştığımız odamızda, 
nasıl bir kalp halim vardı da onu ait olduğu yerde, 
çocukluğumda bıraktm da, 
koşup almadım son anda... 
şaşırıyorum... 
Çok şaşkınım bu sabah ve çok konuşkan...
Günaydın olsun herkese!... 

Mecnunu olacağınız Leylâlarınız çok olsun.