"Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin!..." Hz. Mevlâna
Mevlâna Türbesi
KONYA
Gözümden akan yaşlara engel olamıyorum. Sarılıyorum kalbimden ona ve sanki o da beni kucaklıyor; hoşgeldin diyor. Dua etmek istiyorum ama bir şey söyleyemiyorum. "Teşekkür ederim!" diyorum Yaradan'ıma, "teşekkür ederim buraya gelme isteğimi kabul ettiğin için"... "Teşekkür ederim" diyorum Gönül Sultanı'na, "beni çağırdığın için, teşekkür ederim!"... Elim kalbimin üstünde geri geri yürüyerek uzaklaşıyor sonra tekrar ona doğru yürüyorum. Bir türlü ayrılmak istemiyorum yanından; defalarca tekrarlıyor bu ruhsal kucaklaşma, beni başka bir aleme salıyor...
Sa:18:00
Sema Töreni
Ziyaretlerimi tamamladım ve o dünyanın en görkemli, en sevgili ritüelini izledim; ben ömrümde böyle bir şey görmedim!... Birbirleriyle selâmlaşmalarını bitirdikten sonra yanyana gelip tevazû ve asilliğin vücuda gelmiş haliyle bir hamlede sırtlarındaki siyah hırkalarını çıkarmaları ve fakat yavaşça yere bırakmaları, beyazlar içinde kalmaları... Sakinlikle ve sükûnetle dönmeye başlamaları... Gitgide kollarının iki yana açılışları... Gözleri kapalı halde başka bir boyuta geçmişcesine semaları...
sa: 20:00
Konya Şehir Merkezi
Nasıl da sarmaladı şehir beni, ilk ayak bastığım an itibariyle. Nasıl da zor vedalaştım onunla... Son saatlerimi sanki çocukluk arkadaşımmış gibi; sanki bir zamanlar ortak anılarımız varmış da yıllar sonra karşılaşmanın lezzetini hafızama kazımak istermişim gibi; yürümelere doyamayarak caddelerinde bir o yana bir bu yana, nasıl da son noktasına kadar yaşamayı seçtim...
Son yarım saatimde çizdiğim yürüyüş rotasında olmamasına rağmen nasıl da kendimi Şems Tebriz-i Camii'nin avlusunda buluverdim yeniden.
Bu alçakgönüllü camii ve türbeyle, Şems'in görevini tamamlayarak kenara çekilmiş ve çok da övgü beklemeyen haline, gönüldaşına uzaktan bakışına, onun hakettiği kıymeti ve hürmeti görüyor olmasını gururla ve kıvançla izleyen ama sanki kalbinde bir yerlerde az biraz kırgınlık varmış gibi duruşuna bir kez daha yüz sürdüm şehirden ayrılmadan....
Konya... Sevgili Konya... Bu kadar mı içe işleyen bir kokusu olur bir şehrin? Bahçelerin içinden geçiyormuşcasına bu kadar mı gül kokar bir şehir böyle kışın ortasında?...
12.12.2010
MAVİ TREN
Sa: 09.15
İstanbul'a doğru...
Tren saatlerce rötar yaptı, kimi kardan kimi arızadan... Sabah gün ışır ışımaz trenin kafeteryasına geldim. Yine çok lezzetli bulduğum kahvaltıdan istedim ve çayımı cam bardakta...Tüm gece yorgunluktan kitabımdan sadece bir bölüm okuyabilmiştim, şimdi devam etmek niyetim...
Kara teslim olmuş trenin geçtiği tüm şehirler... Sanki tüm ülke kara kesmiş gibi geliyor buradan bakınca, durmaksızın yağıyor iri iri...
Ben şehrime dönüyorum; aklım, kalbimi Mevlâna'nın şehrinde bırakarak... Payıma düşeni aldım biliyorum Âşıkların Piri'nden... Şimdi onun gönlüme sunduğu ilhamları, ruhuma verdiği armağanları dönüştürme niyetindeyim ki yerini bulsun dokunuşu kalbime... Bunu vazifem bildim...
Dışarıyı izliyorum; tren yolu bir yanında şu daracık sokağın, evler diğer yanında... Yılbaşı kartlarının dalları aşağıya eğimli üçgen çam ağaçları buradalarmış meğer!... Sanki ışıklarının yakılmasını bekliyor gibiler... Ama bu tek katlı sarı evlerde yaşayan insanların hayatı kotarma meselesinden başka bir şey düşünmediklerinin hissi öyle dışarıya taşmış ki ve öyle iyi okuyorum ki bunu; ağaçların güzelliğini görebiliyorlardır umarım diye geçiriyorum içimden. Ama görebilmek kolay değil biliyorum... Uzaklaşmak gerek... Başka yerden bakmak gerek... Sevmek gerek... İlham almak gerek... Bir çağrıya cevap vermek gerek tüm varoluşunla...
Belki o vakit dünyan değişir... İçinden ağlıyorsundur sesin çıkmadan bir çocuk gibi belki de... ve vakti gelmiştir artık susmaların... Vakti gelmiştir artık "yeni bir söz" söylemenin... O vakit işte aldığın nefesin anlam bağlamını kavrayıverirsin... Belki bir yolculuğun ucunda sana bahşedilecekleri beklemişsindir tüm ömrün boyunca ama bilmeden... Ve belki bir gün 36 saat öncesinde olduğu gibi olmayacaktır hiçbir şey bir daha... Sadece saatlerle tamamlanır bir ömür çabaladığın dönüşüm...
KONYA
Gözümden akan yaşlara engel olamıyorum. Sarılıyorum kalbimden ona ve sanki o da beni kucaklıyor; hoşgeldin diyor. Dua etmek istiyorum ama bir şey söyleyemiyorum. "Teşekkür ederim!" diyorum Yaradan'ıma, "teşekkür ederim buraya gelme isteğimi kabul ettiğin için"... "Teşekkür ederim" diyorum Gönül Sultanı'na, "beni çağırdığın için, teşekkür ederim!"... Elim kalbimin üstünde geri geri yürüyerek uzaklaşıyor sonra tekrar ona doğru yürüyorum. Bir türlü ayrılmak istemiyorum yanından; defalarca tekrarlıyor bu ruhsal kucaklaşma, beni başka bir aleme salıyor...
Başımı kaldırıyorum ansızın bir hisle. Üzeri aynalarla kaplı tavana asılı duran ne olduğunu bilmediğim bir şeyin tam altında durduğumu farkediyorum. Ve üzerinde bir sürü ben, bir sürü kendim, bir sürü ifadem... Öylece kendi eksenim etrafında şaşkınlıkla dönüşümü hatırlıyorum kendime bakıp; kenara bir yere bağdaş kurup ne kadar oturduğumu hatırlamadığım öylece kalış halimden önce. Bu yaşadığım ruhsal tamamlanma duygusunun tadını anlatmayı başarabilecek miyim bir gün, hiç bilmiyorum....
Sa:18:00
Sema Töreni
İçimdeki nigâr,
Başka bir nigârdir.
İçimdeki sema'a
nece yıldızlar akar,
Ben dönerim
gökler döner,
Benzimde güller açar.
Yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
Ben uçarım
gökler uçar...
Asaf Hâlet ÇELEBİ
Ziyaretlerimi tamamladım ve o dünyanın en görkemli, en sevgili ritüelini izledim; ben ömrümde böyle bir şey görmedim!... Birbirleriyle selâmlaşmalarını bitirdikten sonra yanyana gelip tevazû ve asilliğin vücuda gelmiş haliyle bir hamlede sırtlarındaki siyah hırkalarını çıkarmaları ve fakat yavaşça yere bırakmaları, beyazlar içinde kalmaları... Sakinlikle ve sükûnetle dönmeye başlamaları... Gitgide kollarının iki yana açılışları... Gözleri kapalı halde başka bir boyuta geçmişcesine semaları...
Ben hem boşlukta kayıp, hem de her şey olmayı aynı anda hissettiren bundan başka bir şey görmedim!...
sa: 20:00
Konya Şehir Merkezi
Nasıl da sarmaladı şehir beni, ilk ayak bastığım an itibariyle. Nasıl da zor vedalaştım onunla... Son saatlerimi sanki çocukluk arkadaşımmış gibi; sanki bir zamanlar ortak anılarımız varmış da yıllar sonra karşılaşmanın lezzetini hafızama kazımak istermişim gibi; yürümelere doyamayarak caddelerinde bir o yana bir bu yana, nasıl da son noktasına kadar yaşamayı seçtim...
Son yarım saatimde çizdiğim yürüyüş rotasında olmamasına rağmen nasıl da kendimi Şems Tebriz-i Camii'nin avlusunda buluverdim yeniden.
Bu alçakgönüllü camii ve türbeyle, Şems'in görevini tamamlayarak kenara çekilmiş ve çok da övgü beklemeyen haline, gönüldaşına uzaktan bakışına, onun hakettiği kıymeti ve hürmeti görüyor olmasını gururla ve kıvançla izleyen ama sanki kalbinde bir yerlerde az biraz kırgınlık varmış gibi duruşuna bir kez daha yüz sürdüm şehirden ayrılmadan....
Konya... Sevgili Konya... Bu kadar mı içe işleyen bir kokusu olur bir şehrin? Bahçelerin içinden geçiyormuşcasına bu kadar mı gül kokar bir şehir böyle kışın ortasında?...
12.12.2010
MAVİ TREN
Sa: 09.15
İstanbul'a doğru...
Tren saatlerce rötar yaptı, kimi kardan kimi arızadan... Sabah gün ışır ışımaz trenin kafeteryasına geldim. Yine çok lezzetli bulduğum kahvaltıdan istedim ve çayımı cam bardakta...Tüm gece yorgunluktan kitabımdan sadece bir bölüm okuyabilmiştim, şimdi devam etmek niyetim...
Kara teslim olmuş trenin geçtiği tüm şehirler... Sanki tüm ülke kara kesmiş gibi geliyor buradan bakınca, durmaksızın yağıyor iri iri...
Ben şehrime dönüyorum; aklım, kalbimi Mevlâna'nın şehrinde bırakarak... Payıma düşeni aldım biliyorum Âşıkların Piri'nden... Şimdi onun gönlüme sunduğu ilhamları, ruhuma verdiği armağanları dönüştürme niyetindeyim ki yerini bulsun dokunuşu kalbime... Bunu vazifem bildim...
Dışarıyı izliyorum; tren yolu bir yanında şu daracık sokağın, evler diğer yanında... Yılbaşı kartlarının dalları aşağıya eğimli üçgen çam ağaçları buradalarmış meğer!... Sanki ışıklarının yakılmasını bekliyor gibiler... Ama bu tek katlı sarı evlerde yaşayan insanların hayatı kotarma meselesinden başka bir şey düşünmediklerinin hissi öyle dışarıya taşmış ki ve öyle iyi okuyorum ki bunu; ağaçların güzelliğini görebiliyorlardır umarım diye geçiriyorum içimden. Ama görebilmek kolay değil biliyorum... Uzaklaşmak gerek... Başka yerden bakmak gerek... Sevmek gerek... İlham almak gerek... Bir çağrıya cevap vermek gerek tüm varoluşunla...
Belki o vakit dünyan değişir... İçinden ağlıyorsundur sesin çıkmadan bir çocuk gibi belki de... ve vakti gelmiştir artık susmaların... Vakti gelmiştir artık "yeni bir söz" söylemenin... O vakit işte aldığın nefesin anlam bağlamını kavrayıverirsin... Belki bir yolculuğun ucunda sana bahşedilecekleri beklemişsindir tüm ömrün boyunca ama bilmeden... Ve belki bir gün 36 saat öncesinde olduğu gibi olmayacaktır hiçbir şey bir daha... Sadece saatlerle tamamlanır bir ömür çabaladığın dönüşüm...
Belki Yaradan'ın şanslı kullarındansındır... Kim bilir...
Bu yolculuk yazısı anlamını benimle paylaşan ve yazının içinde geçen geçmeyen tüm sevdiklerime hediyedir.
Bu yolculuk yazısı anlamını benimle paylaşan ve yazının içinde geçen geçmeyen tüm sevdiklerime hediyedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder