19 Temmuz 2013 Cuma

Eskidendi...

Bin yıl yaşamış gibiyim; bin yıl...
Kafamın içinde bin yılın anılarıyla yaşıyorum;
Doğduğum, büyüdüğüm semtin
o bin yıl önceki halleri düşüyor aklıma arada;
hele şimdilerde daha da çok...

Şu ahval içinde her sabah, nasıl bir gün olacak endişesiyle güne karışırken, olan bitenin acısını kalbimde taşırken; bugün yine o yolculuğa çıktım birden...
Bin yıl öncesinden gelip mutfakta iftara hazırlık  vaktinde yakaladı beni küçük kız çocuğu...
"unutma bunları..." der her zaman bana...
"ruhuna pek çok tat katmış, seni sen yapmış o kişileri ve hikayelerini... unutma sakın..."
Yine  tutuverdi elimden,
maneviyatıyla lezzetli, bereketli iftarlarımıza götürdü...
Önce fırına doğru indik, pide kuyruğu vardı;
Nuray, Nurgül ve ben sıraya girip; en öne gelmemize az kalınca en arkadan birilerine yerimizi veriyorduk... Sırada yaşlı teyzeler, amcalar varsa kaç pide alacağını sorup, içeri girip gerekli sayıda alıp nezaketle hediye ediyorduk... 
Evde mukabele okunuyordu; biz, Kur’an sürmeye gelen teyzelerin çocuklarıyla apartmanın içinde köşe kapmaca oynuyorduk...
Tıpkı şimdiki gibi pek sıcak ve uzun yaz vakitlerinde babamın ve babaannemin “satmamız” için yarıştıkları orucumuzu tutuyor; akşama kadar canımız ne isterse; çikolata, gofret, çokomel, çokomilk, dido, tipitip, leblebi tozu, horoz şekeri vs. alıp bir kutuda biriktiriyorduk;  iftar sonrasında ise yarısını bile yiyemiyorduk ve halimize gülüyorduk...  
Alışverişten gelen babaannemi yakalamış bir köşede bir şeyler anlatıyordu “Kürt Yaşar”  ”ah teyze...” diye diye kurduğu cümleleriyle kendi dilince, sevecen dinliyordu babaannem...
“Arnavutlar”  iftara ıspanaklı börek yapmışlardı koca bir sini, fırına yollamışlardı pişiyordu...
Bodrum katta oturan “Romanyalı” pek güzel şallar getirmişti memeleketinden, babaannem üçümüze de birer tane alıyordu...
Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin karşı sırasındaki gecekondulardan birinde oturan “Çingene kızı Nilüfer” kat kat eteğini savura savura yürüyordu, ne de güzel bir esmerliği vardı...
Paskalya zamanları o nefis kokulu çöreklerinden ve renkli yumurtalarından ikram eden “Ermeni” teyzelere, iftar ikramlarından yolluyordu annemler...
Kapı komşumuz Erzurumlu Ganime Teyze “dilberdudağı” tatlısı yapmış iftara yakın kalabalık evimize koca bir tabak yoluyordu, biz onun pidesini kapısına götürmüştük bile...
Trabzonlu alt komşumuz Nazmiye Teyze’nin, mis gibi “hamsili mısır ekmeği”ni yolladığı tabağını boş çevirmiyordu annemler...
Babaannemin kendi usulünce yaptığı tarhana çorbası olmadan oruç açılmıyordu... İllâ kendi mayaladığı yoğurdu oluyordu sofrada ve kendi kurduğu turşusu...   
Bin yıl önceydi tüm bunlar... Çok eskidendi...
Kardeşlikle, tadıyla tuzuyla, konu komşuyla akrabayla hemhal olduğumuz,
orucunu tutanın da tutmayanın da saygıyla sevgiyle yaklaştığı birbirine... Güzelim zamanlardı onlar ...
Çok eskidendi...
“Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
 Eskidendi, çok eskiden...”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder