Bir vardı bir yoktu; çocuklar küçük, sevinçler büyük; kuşlar uçuşta, gençlik yokuşta ve hayat çok çok uzundu. Küçük bir kız çocuğuydu; saçları siyah, uzun ve ortadan ikiye ayrılmış halde olan. Gözleri küçük bir kare ve küçük bir üçgenden oluşmuş küçük yüzünde kocamandılar. Kahverengisini çevreleyen beyazları çok parlaktı gözlerinin; bunu keşfetmişti her nasılsa; göz rengi bu yüzden kimilerine elâ gibi gelirdi. Merkezde olanın gücünün onu destekleyenlerle arttığını fark etmiş olabilir miydi o yaşta o pılrıltıyla birlikte? Hiç sanmıyorum. O zamanlar düşünmek değil sadece sevmek zamanlarıydı. Resim yapmak, renklerle oynamak hayatın en saf heyecanlarıydı.
Evlerinin holünde duvarda asılı duran büyük saati çizmeyi seviyordu en çok karşısına geçip. İçinde bir sağa bir sola sallanan ve her saat başı saati bildiren sayıda ses çıkaran, buçuklarda da tek gong çalan bir saatti bu. Öyle gizemliydi ki onun için. Çocukken annesinin anlattığı kurt ve yavru keçiler masalındaki saate saklanan yavru keçinin orada olduğunu düşünürdü bababannesinin aldığı saate her baktığında. Bazen de kapağını bir kapı gibi düşünür, ardında zamanın sırrını sakladığına inanırdı. Sır dolu saatin ait olduğu vakti haber vermeye başlamasıyla, evin penceresinde gördüğü tren yolundan kırmızı trenin geçmesi bir olurdu. Gördüğü diyorum görülen değil, zira oradan hiçbir zaman tren yolu ya da tren görme ihtimalinin olmadığını öğrendi yıllar sonra annesinden. Olsa olsa uzaklardan sesini duyuyor olabilirdi.
İlkbaharlarda kocaman bir el tarafından gökyüzüne çiçek tohumları serpilmiş gibi duran gökyüzündeki uçurtmalar gibi o trenler de çocukluğunun en nadide ayrıntılarıydı oysa. Beşinci kattaki evlerinin balkonundan başı yukarıda uçurtmaları izlemek ve her birini nesne olarak görmediğimi fark etmek, canlı varlıklarmış gibi onlarla bağ kurmak ve onların büyüsünden kurtulduğu anda bir ipe bağlı olduklarını ve bu ipi de tutan bir elin olduğunu ayrımsamak ve sonra uçurtmanın rengine, şekline göre sahibine bir görüntü yakıştırmak, çocukluğunun gizil oyunlarıydı. Bu oyunların kimseye bir zararı yoktu. O yavru keçileri saklayan saatin de, saat başı geçen trenin de...
İlkbaharlarda kocaman bir el tarafından gökyüzüne çiçek tohumları serpilmiş gibi duran gökyüzündeki uçurtmalar gibi o trenler de çocukluğunun en nadide ayrıntılarıydı oysa. Beşinci kattaki evlerinin balkonundan başı yukarıda uçurtmaları izlemek ve her birini nesne olarak görmediğimi fark etmek, canlı varlıklarmış gibi onlarla bağ kurmak ve onların büyüsünden kurtulduğu anda bir ipe bağlı olduklarını ve bu ipi de tutan bir elin olduğunu ayrımsamak ve sonra uçurtmanın rengine, şekline göre sahibine bir görüntü yakıştırmak, çocukluğunun gizil oyunlarıydı. Bu oyunların kimseye bir zararı yoktu. O yavru keçileri saklayan saatin de, saat başı geçen trenin de...
Sonra büyümeye, düşünme zamanlarının içine düşmeye başladı. Hayatta başka oyunların olduğunu fark etmeye, uykusuzlukla tanışmaya. İşte o zaman en sevdiği saatin sesi geceleri kabusu oldu. Bir süre dayanmaya çalışır, sonunda usulca yatağından kalkar, bir o yana bir bu yana salınan sarkacını tutup durdururdu zamanın kapısını açarak. Üzülürdü her defasında, sorası gelirdi kapının ardına seslenip; bu kadar sevdiğim bir şey nasıl oluyor da bana zarar verebiliyor diye...
Az gitti uz gitti cadde sokak okul ev düz gitti ve bir de baktı ki bir gün büyüyüverdi... En çok sevdiğinin ve dahi en çok sevildiğinin, en çok zarar verebilme ihtimalinin, en çok olduğunu öğrendi bu yolculukta. Yine de, hayatın sarkaçlarını durdurmanın o denli kolay olmasını dilediği zamanlarda, sihirli kapılar düşlemekten hiç vazgeçmedi...
Saatler hangi vakti vurursa vursun, her zaman gelecek bir kırmızı trenin olduğunu, onu kaçırmamak için de inanmanın yettiğini öğrendi. En renkli düşlerini, gökyüzünde uçuşuyor gibi dursalar dahi bir ucundan tutup bırakmamakla gerçek kılabileceğimi öğrendi.
Beyazları parlak mı hâlâ gözlerinin diye sorarsanız, onların ışıltısını da yine o düşleri sınırsız küçük kız sayesinde başarabildi...
Saatler hangi vakti vurursa vursun, her zaman gelecek bir kırmızı trenin olduğunu, onu kaçırmamak için de inanmanın yettiğini öğrendi. En renkli düşlerini, gökyüzünde uçuşuyor gibi dursalar dahi bir ucundan tutup bırakmamakla gerçek kılabileceğimi öğrendi.
Beyazları parlak mı hâlâ gözlerinin diye sorarsanız, onların ışıltısını da yine o düşleri sınırsız küçük kız sayesinde başarabildi...

ağladım... tek dileğim ilerde bu denli huzurla anımsayabilmek herşeyi..
YanıtlaSilSevgili Ece'ciğim, tanıdığım günden bu yana geçen yıllarda attığı adımlarda yüreğinin sesinden başkasını dinlemeyenim.Dileğin dileğimdir.Ama gözyaşsız.Sevgiler...
YanıtlaSil"En çok sevdiğimin ve dahi en çok sevildiğimin, en çok zarar verebilme ihtimalinin, en çok olduğunu öğrendim."
YanıtlaSilBüyümenin en acı gerçeği....
"Büyümenin acı gerçeği..." Tam da böyle bir şey Kardeşim...
YanıtlaSil