Ne oluyor da oluyor bazen;
bir akşam içini sebebini hiç bilmediğin bir coşku kaplıyor.
Sanki sevgiliden mektup almışsın gibi.
Mektup almak tarihe karıştı tüm gerçekliğiyle
ama almış olduğum mektuplar var elbette kendi tarihimde,
onlardan bilirim tadını
ve hala daha alacağım, yazacağım mektuplar düşlerim.
Düşlerim dedim de
sanırım düşümde sevdiğim birini gördüm,
hayal meyal halden aralanmaya başlıyor düşlerim;
uykum dağılıyor ve seçmeye başlıyorum şimdi...
evet gördüm.
Sanmam artık;
düşümde sevdiğim birini gördüm...
Bu akşamın hikayesi;
öyle koltukta uyuyakalıyorsun
bir türlü kurtulamadığın öksürükten bitkin düşüp
sonra o iki saatlik uyumadan bir dostun telefonuyla uyanıyorsun önce
"eski fotoğrafları paylaşmışsın yeni anılar yaşamayı paylaşalım hadi"
diyen dostunun güven veren sesiyle...
Başka bir dostun arıyor sonra
sen daha yerinden doğrulmadan,
"özledik... hadi çık gel" diyen dost sesini duymak ne de iyi geliyor...
Kapatır kapatmaz kardeşinin aradığını haber veriyor telefon sesi,
"Nasılsın? yoksun bikaç saattir ortada" diyor...
Böyle seni her gün yoklayan arayan soran kardeşlerinin olmasının sıcaklığını,
hiç alışmadan,
hep nasıl olağanüstü güzel bir şeye sahip olduğunun bilinciyle
yaşıyor olmaya şükrediyorsun.
Onunla konuşurken aynı anda başka bir dost telefonu geliyor geri plandan;
heykellerine masallar yazan adam
ya da masallarına heykeller yapan...
Sanata dair kalp tıklamalarıyla dolu bir konuşma; cümlelerin ruhla kurulduğu...
Şu koltuktan kalkmadan daha
kaç kalple hemhal oldum ne mutlu...
İşte böyle oluyor da oluyor tabii ki!
Sebebini bilmediğimi sandığım coşkular salınıyor kalbime;
dostluğa,
özlemeye,
sevmeye,
paylaşmaya,
düşle olsun
sesle olsun
sarılmaya dair
özlemeye,
sevmeye,
paylaşmaya,
düşle olsun
sesle olsun
sarılmaya dair
insan olmaklığa dair
coşkular doluyor aslında kalbime...
coşkular doluyor aslında kalbime...
Aslında tüm hayatımın hikayesi;
bakıyorum gün boyu insanlara;
nerdeysem ne yapıyorsam izliyorum onları...
En ama en farkında olmadığın insanın ruhunda
ne hikayeler gizil biliyorum ve farkında olmak istiyorum...
Yaşadığımdan biliyorum.
Sadece şu cadde üzerinde en az iki büyük hikaye var ;
Biri benim için ilâhi gücün yolladığı öğretmen;
hemen pencerenin önünde uzanan bahçenin duvarında her sabah gelip konuşlanan
akşama kadar orada oturup
küçük cep fenerleri satan gözleri görmeyen güzel insan...
Benim hayata tutunma öğretmenim o.
Arkasındaki bahçedeki ağaçlar yapraklarını döktü,
sonra karla kaplandı,
yağmurlarla ıslandı,
güneşle ısındı,
tomurcuklandı,
yeşile boyandı.
O bunları görmedi.
Ama bildi.
Karanlığın içinde yaşayıp, el feneri satarken insanlara.
O benim yaşama sanatı öğretmenim.
Oğlum dönüp şöyle diyordu bana bazen azıcık sesinde eleştirel bir tonlamayla;
"ne çok insan seviyorsun..."
Evin içinde mutlu mutlu sevdiğim bir şarkıyı eşlik edip dinlerken
"bu şarkı bana hediye biliyor musun!?"
dediğimde
"nasıl hediye?" diye şaşkınca baktı bana;
az ilerde cadde üstünde saksafon çalan biri var ya hani
(yani benim için ikinci büyük hikaye )
"az önce çaldı, hem de benim en sevdiğim şarkı!"
diye coşkuyla anlatırken ben;
diye coşkuyla anlatırken ben;
gülümseyip
"her şeyi nurhayat farkıyla yaşayabilsek... " diye mırıldanıyor!
"ne dedin!..." diyorum...
"her şeyi nuro farkıyla yaşayın!"
diye abartılı bir ses tonuyla reklâm sloganı gibi gülerek söylüyor...
E o kadar olsun; varsın eğlensin kuzum.
Ben duyacağımı duyuyorum ve bundan daha büyük mutluluk bilmiyorum!...
"ne dedin!..." diyorum...
"her şeyi nuro farkıyla yaşayın!"
diye abartılı bir ses tonuyla reklâm sloganı gibi gülerek söylüyor...
E o kadar olsun; varsın eğlensin kuzum.
Ben duyacağımı duyuyorum ve bundan daha büyük mutluluk bilmiyorum!...
İnsanı anlamayı, sevebilmeyi;
küçük şeyleri farkettiğinde,
insan olmaklığa kıymet verip, el üstünde tutabildiğinde
ruhunun dehlizlerinden ışık ışık kapılar açılabileceğini gösterebiliyor muyum artık ona?!...
Ne oluyor da oluyor biliyorum;
hep içimde
hep ama hep
güzel şeylerin olacağına dair müjdeli bir kıpırtı duyuyorum...
Laf-ü güzaf değil;
Biliyorum.
Seviyorum.
Vazgeçmiyorum...
Bu yazım, içinde geçen güzel insanlara hediyemdir.
Moda caddesi üzerinde anahtarlık ve cep feneri satan Kemal Bey'e,
saksafon çalan genç adama...
Dostlarım Sevim Arslan ve Gül Hürel'e,
Heykelci-Masalcı Mustafa Kemal Pehlivan'a,
Canım Kardeşim Nurgül Uçar Genç'e ve
Birtanecik oğlum Balkan Mega'ya...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder