Çok küçüktüm onu sevdiğimde.
Siz deyin dört, ben diyeyim beş yaşımda.
Doğduğum evin arka bahçesinde yaşıyordu. Hekimoğlu Ali Paşa’da. Evimizin
altındaki dedemden yadigâr fırının arka tarafından çıkılırdı o
bahçeye. Benim için inanılmaz büyülü bir serüvendi ona ulaşmak. Annemden bir
kap isterdim önce, ne için istediğimi bildiğinden, dolduğunda taşıyabileceğim
bir tane seçer, sonra; zaman zaman ev halkı işe güce daldığında sıkılıp, kapıyı yavaşca açıp koşarak dışarı kaçışımı engellemek üzere bir
süredir konulan ve yeni buluşumla bir sandalyeyi yavaşça sürükleyerek çekip
yanına götürüp uzanarak açabildiğim sürgüyü bir çırpıda açardı. Güzel
gözleriyle bakardı sıcacık. Bu onaylamadan sonra bir heyecanla koşarak inerdim
merdivenlerden. Babam beni görüp gülümserdi. Bir elimde tören nesnesi, diğerinde
babamın eli yürürdüm usul usul bahçeye doğru, içten içe pek sevinçli ve fakat
suskun, yüzümde önemli bir işim var ciddiyeti... Bir dut ağacıydı sevdiğim. O
öyle şahaneydi ki hem kendisini sevdirir, hem meyvelerini toplamama izin verir,
hem de babamla özel bir paylaşım ritüelini yaşamama sebep olurdu. Ağacıma doğru yürürken bir kaç dakika büyük metal karıştırıcının
gürültülü bir sesle dönerek hamuru kardığı geniş kazanı izler, sonra
başımı çevirirdim avluya... Sanki o da beni görüyordu ve hoş geldin diyor gibi geliyordu bana coşkuyla. Babam yüksek dallarına
ulaştırmak için beni kucakladr ve uzatırdı yukarı, zayıf, minicik bir şeydim; iştahsız, annemin türlü türlü
oyunlarıyla zorla yiyen bir kız çocuğu. Dut toplamak çok tuhaf olabilir bu
sebepten ama o meyveden yediğimde kutsal bir şey yaptığımı düşünürdüm. Ağacımla
ilişki kurma biçimimdi o benim, belki de o yaşımın evden dışarda ama yine güvenli topraklarda ilk maceraya çıkışım... Bir zaman sonra taşındık ve ayrıldık. Ama ne ağacımı, ne ritüelimi,
ne lezzetini unuttum...
İnsanın bir ağacı olmalı ömründe...
Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum; yarenlik ettiği, bir yerlerde
bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı...
Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil
belki ama sizin rahatınız kaçmalı...
Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de
ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri
duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele biraz ağaç benim hikayemde...
İlk gençliğime denk düşer ikinci sevdiğimle tanışmamız. Doğduğum semtten ayrılıp gittiğimiz yerde ilk gençlik bunalımlarımı, önemli bir hastalığı, ilk kalp sancısını yaşadığım; mektup yazmayı ve beklemenin tadını öğrendiğim, şarkılarla şiirlerle tanıştığım ve içime düşen sanat aşkı için çabaladığım dönemde sevdim onu, Merter'de; Ahmet Kutsi Tecer Caddesi'nde. Evimizin karşısında kaldırımın hemen üstünde duruyordu. Bir akçaağaç. Yanındaki sokak lambasıyla arkadaşlık ediyordu gittiğimde. Sonra benimle tanıştı, öyle çok izledim ki onu kayıtsız kalamadı. Balkondan kara kalem desenini çizdim usulca onu rahatsız etmeden. Geceleri caddeyi ve ağacımın dallarını aydınlatan lamba ile öyle güzel görünürlerdi ki hele kışın kar yağdığında romantik bir film karesi görüntüsü verirlerdi yan yana. Kalabalık evimizin neşesi, kız kardeşlerimle paylaştığımız odamızın eğlencesi ve ilk gençliğimizin gök kuşağını bastığımız yere uzatan düşleri ve ağacın gövdesinin alacalı rengi dün gibi aklımda...
Sonra taşındık ve ayrıldık... Ne ağacımı, ne kalp sancımı, ne onlarla gönül bağımı unuttum...
Üçüncüsü yeni mezun olup, çalışma hayatına gönüllüce
atıp kendini; anlamaya çalışırken o hiç bilmediğim alemi ve bocalıyorken gerçek
dünyada, çıktı karşıma. Nuruosmaniye Camiinin avlusunda yaşayan 330 yıllık bir
çınar ağacı... Öyle sevdim ki onu, öyle yardım etti ki bana yaratma üretme serüvenimde,
hakkını ödeyemem; güçlü dalları, ışığın
ve gölgenin üzerinde dans ettiği yaprakları ve o kocaman gövdesiyle ona duyduğum bu sevda; onu kaybettiğimde ve ardından daha bir zaman orada kalmam gerektiğinde çok
yıprattı kalbimi. Geçen üç yüz yılın hikayelerine
gölge etmekten koruyup kollamaktan içten içe yok olmaya başlamıştı bir
süredir... Kendi ağırlığını taşıyamayıp ortadan ikiye ayrılıyordu gün be gün
gövdesi... Bir gün çizimlerin arasında
kaybolmuşken masamda, bir elektrikli testere sesi duydum dışardan. Öylece
kaldım, bakamadım bile... Son verildi ağacın haşmetine... Başkaca bir yolu
olsaydı kıyarlar mıydı bu asırlık hayata desem de kalbim aynı olgunluğu
gösteremedi... Ardından çok ağladım. Ve onun için bir şiir yazdım, bir nebze
borcumu öderim de yaşatırım onu şiirin tılsımlı büyüsüyle diye... Yıllar geçti
de ne ağacımı, ne pencereme uzanan dallarından kimse görmeden ellerime uzattığı
ilham perilerini, ne o dünyanın kaç bucak olduğunu anlama ve büyümeye başlama
dönemlerime tanıklık edişini unuttum...
Sonra yine geçti yıllar yıllar
yıllar... Bir aile kurdum, bir hayat büyütmeye başladım, bir yuva edinmeye
kalktım. Derken çıktı karşıma. Çok zaman olmuştu bir yenisi hayatıma girmeyeli.
Tam o vakit işte Moda’da Hülya Sokağı’nda evimin bahçesindeki ceviz ağacı oldu
dördüncüsü... Gittiğimizde oradaydı; mevsiminde meyvelerini düşürürdü toprağın
üstüne bu bereket nasıl da iyi gelirdi, toplardım bahçeye yayılan cevizleri,
dağıtırdım apartman sakinlerine... Devran döndüğünde, hayatımın altı üstüne
geldiğinde, mutsuz ve yalnız zamanlarımda hep o teselli etti beni; başımdan
ayağıma huzursuzluk çöktüğünde sarılırdım gövdesine, konuşurdum onunla... Çok
sevdim... Dallarına acıtmayan rüzgar çanları iliştirdim, eğlendik gülüştük ağladık
dertleştik... O bir ceviz ağacıydı bahçemde ve ben onun her zerremle farkındaydım... Gölgesinde nice dost meclisleri toplandı
sonraları... Şairlerimin şiirlerini okudum dallarının altında... Ne onu, ne
düşen cevizlerinin çıkardığı sesi, ne de onun kadar güçlü olmadığımı sandığım,
oysa şimdi buradan bakınca ağacıma pek de lâyık olduğumu ayrımsadığım vakitleri
unuttum...
Beşincisi... Yine aynı bahçede o
zamana dek bilmediğim bir zamanın arefesinde kendi ellerimle diktiğim bir fidan.
Yenidünya ağacım... Özgürlük ağacım diyordum ona zira adıyla müsemma dönemiydi hayatımın...
Beş yıl yaşadık birlikte, büyüttüm onu gözlerimle; vitamini, aşısı, suyu, sevgisi
derken boyumu aştı, o büyüdükçe ben kendimi aşma yollarına çıktım; debelendim,
yoruldum, yılmadım derken hayat işte; oradan ayrıldım... Ardımdan yenidünyam
çok yaşamamış; kendi özgürlüğünün ancak kendi ellerinle yeşertilebileceğini bir kez
daha anladım... Onu hiç unutmadım...
Nasıl anlatsam ki altıncısını; yanlışlıkla oraya getirilip konulmuş muydu... Bir usta suluboya ressamı çizip onu orada unutmuş muydu... Bir defne ağacı... İç engellerimden kurtulmak için çıktığım yolculukta kısa süreli durağımda rastlaştık onunla. Küçük ve sokak arasındaki evimin; bitişik nizam, nefes almaya fırsat vermeyen samimi içiçeliğinin arasında, tam odamın penceresinin karşısında, o küçük boşlukta duruyordu. Tüm o mahalle havasının, tozun toprağın, koşuşturan çocukların arasında güzel bir sürpriz gibiydi bana. Tanrım eline sağlık, o öyle güzeldi ki!... Onu ilk gördüğümde yanına gittim, dokundum gövdesine, konuştum onunla; çocuklardan önce bir tanesi sonra teker teker diğerleri geldiler yanıma, baktılar öyle şaşkınlıkla; dedim ki; ne güzel bir ağaç değil mi?... Sessizlik... Ekledim: dallarına renkli balonlar asalım mı? Cıvıltı... O günden sonra ağacın altında daha çok oynadılar beni her görüşlerinde susup yeni bir şey diyecek miyim diye baktılar; demeye vaktim olmadı. Bir sabah mahalle bakkalından o boşluğa ev yapılacağını duydum, ertesi gün okuldan eve geldiğimde kıymışlardı defneciğe... Çok ağladım, zaten ardından da çok kalmadım... Ne onu, ne dallarına astığımız o gri mahalleye inat renk renk uçuşan balonları, bayramlığını giymiş bir kızçocuğu sevinci ve kendini beğenişiyle taşıyışını unuttum...
Dedim ya; insanın bir ağacı olmalı ömründe... Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum illâ ki, o da olsun daha da güzel olsun... ama ille de yarenlik ettiği, bir yerlerde bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı... Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil belki ama sizin rahatınız kaçmalı... Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele ağacın kendisi değilse de gölgesi biraz da benim hikayemde...
Yedinci ağacım bir yerlerde... Ya
benim sevgimle büyüyecek ya bekliyor gölgesiyle sarmalamak için beni bir yerde.
Yeniden doğmayı başarabildiğimde çıkacak karşıma bir yerlerden... Kocaman bir
ormanda yapayalnız kalmışlık hali sarmalarken beni, damarlarımda kıvranan bu
tek başınalığın sıcak ve fakat nabzımı yükselten hissi, sakinleyecek onu
gördüğümde... Ve biliyorum ömrüm oldukça yaşayacak benimle, gitmeyecek benden, gitmeyeceğim gölgesinden dalından yaprağından çiçeğinden ben de...

Agaç candır,dünyamız için ne kadar önemli oldugunu okullu yaşlarımızda ögrendik,içsel dünyamızda da ne kadar güzel yeri varmış satırlarını okudukça sanki benim de candan bir arkadaşımdan bahsediyormuşsun gibi bir his geldi içime, hayatımdaki agaçları tarttım hemen düşüncelerimde ,evet evet benimde birkaç macera yaşadıgım birşeyler paylaştıgım agaclarım olmuş.
YanıtlaSilçok zevkle okudum kalemine saglık,
Eyvallah arkadaşım...
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil