5 Kasım 2013 Salı

Ağaç Hikayesi




                   Çok küçüktüm onu sevdiğimde.
           Siz deyin dört, ben diyeyim beş yaşımda. Doğduğum evin arka bahçesinde yaşıyordu. Hekimoğlu Ali Paşa’da. Evimizin altındaki dedemden yadigâr fırının arka tarafından çıkılırdı o bahçeye. Benim için inanılmaz büyülü bir serüvendi ona ulaşmak. Annemden bir kap isterdim önce, ne için istediğimi bildiğinden, dolduğunda taşıyabileceğim bir tane seçer, sonra; zaman zaman ev halkı işe güce daldığında sıkılıp, kapıyı yavaşca açıp koşarak dışarı kaçışımı engellemek üzere bir süredir konulan ve yeni buluşumla bir sandalyeyi yavaşça sürükleyerek çekip yanına götürüp uzanarak açabildiğim sürgüyü bir çırpıda açardı. Güzel gözleriyle bakardı sıcacık. Bu onaylamadan sonra bir heyecanla koşarak inerdim merdivenlerden. Babam beni görüp gülümserdi. Bir elimde tören nesnesi, diğerinde babamın eli yürürdüm usul usul bahçeye doğru, içten içe pek sevinçli ve fakat suskun, yüzümde önemli bir işim var ciddiyeti... Bir dut ağacıydı sevdiğim. O öyle şahaneydi ki hem kendisini sevdirir, hem meyvelerini toplamama izin verir, hem de babamla özel bir paylaşım ritüelini yaşamama sebep olurdu. Ağacıma doğru yürürken bir kaç dakika büyük metal karıştırıcının gürültülü bir sesle dönerek hamuru kardığı geniş kazanı izler, sonra başımı çevirirdim avluya... Sanki o da beni görüyordu ve hoş geldin diyor gibi geliyordu bana coşkuyla. Babam yüksek dallarına ulaştırmak için beni kucakladr ve uzatırdı yukarı, zayıf, minicik bir şeydim; iştahsız, annemin türlü türlü oyunlarıyla zorla yiyen bir kız çocuğu. Dut toplamak çok tuhaf olabilir bu sebepten ama o meyveden yediğimde kutsal bir şey yaptığımı düşünürdüm. Ağacımla ilişki kurma biçimimdi o benim, belki de o yaşımın evden dışarda ama yine güvenli topraklarda ilk maceraya çıkışım...  Bir zaman sonra taşındık ve ayrıldık. Ama ne ağacımı, ne ritüelimi, ne lezzetini unuttum...

              İnsanın bir ağacı olmalı ömründe... Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum; yarenlik ettiği, bir yerlerde bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı... Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil belki ama sizin rahatınız kaçmalı... 
              Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele biraz ağaç benim hikayemde...

              İlk gençliğime denk düşer ikinci sevdiğimle tanışmamız. Doğduğum semtten ayrılıp gittiğimiz yerde ilk gençlik bunalımlarımı, önemli bir hastalığı, ilk kalp sancısını yaşadığım; mektup yazmayı ve beklemenin tadını öğrendiğim, şarkılarla şiirlerle tanıştığım ve içime düşen sanat aşkı için çabaladığım dönemde sevdim onu, Merter'de; Ahmet Kutsi Tecer Caddesi'nde. Evimizin karşısında kaldırımın hemen üstünde duruyordu. Bir akçaağaç. Yanındaki sokak lambasıyla arkadaşlık ediyordu gittiğimde. Sonra benimle tanıştı, öyle çok izledim ki onu kayıtsız kalamadı. Balkondan kara kalem desenini çizdim usulca onu rahatsız etmeden. Geceleri caddeyi ve ağacımın dallarını aydınlatan lamba ile öyle güzel görünürlerdi ki hele kışın kar yağdığında romantik bir film karesi görüntüsü verirlerdi yan yana. Kalabalık evimizin neşesi, kız kardeşlerimle paylaştığımız odamızın eğlencesi ve ilk gençliğimizin gök kuşağını bastığımız yere uzatan düşleri ve ağacın  gövdesinin alacalı rengi dün gibi aklımda... 
Sonra taşındık ve ayrıldık... Ne ağacımı, ne kalp sancımı, ne onlarla gönül bağımı unuttum... 
 
            Üçüncüsü  yeni mezun olup, çalışma hayatına gönüllüce atıp kendini; anlamaya çalışırken o hiç bilmediğim alemi ve bocalıyorken gerçek dünyada, çıktı karşıma. Nuruosmaniye Camiinin avlusunda yaşayan 330 yıllık bir çınar ağacı... Öyle sevdim ki onu, öyle yardım etti ki bana yaratma üretme serüvenimde, hakkını ödeyemem;  güçlü dalları, ışığın ve gölgenin üzerinde dans ettiği yaprakları ve o kocaman gövdesiyle ona duyduğum bu sevda; onu kaybettiğimde ve ardından daha bir zaman orada kalmam gerektiğinde çok yıprattı kalbimi. Geçen üç yüz yılın hikayelerine gölge etmekten koruyup kollamaktan içten içe yok olmaya başlamıştı bir süredir... Kendi ağırlığını taşıyamayıp ortadan ikiye ayrılıyordu gün be gün gövdesi...  Bir gün çizimlerin arasında kaybolmuşken masamda, bir elektrikli testere sesi duydum dışardan. Öylece kaldım, bakamadım bile... Son verildi ağacın haşmetine... Başkaca bir yolu olsaydı kıyarlar mıydı bu asırlık hayata desem de kalbim aynı olgunluğu gösteremedi... Ardından çok ağladım. Ve onun için bir şiir yazdım, bir nebze borcumu öderim de yaşatırım onu şiirin tılsımlı büyüsüyle diye... Yıllar geçti de ne ağacımı, ne pencereme uzanan dallarından kimse görmeden ellerime uzattığı ilham perilerini, ne o dünyanın kaç bucak olduğunu anlama ve büyümeye başlama dönemlerime tanıklık edişini unuttum...

           Sonra yine geçti yıllar yıllar yıllar... Bir aile kurdum, bir hayat büyütmeye başladım, bir yuva edinmeye kalktım. Derken çıktı karşıma. Çok zaman olmuştu bir yenisi hayatıma girmeyeli. Tam o vakit işte Moda’da Hülya Sokağı’nda evimin bahçesindeki ceviz ağacı oldu dördüncüsü... Gittiğimizde oradaydı; mevsiminde meyvelerini düşürürdü toprağın üstüne bu bereket nasıl da iyi gelirdi, toplardım bahçeye yayılan cevizleri, dağıtırdım apartman sakinlerine... Devran döndüğünde, hayatımın altı üstüne geldiğinde, mutsuz ve yalnız zamanlarımda hep o teselli etti beni; başımdan ayağıma huzursuzluk çöktüğünde sarılırdım gövdesine, konuşurdum onunla... Çok sevdim... Dallarına acıtmayan rüzgar çanları iliştirdim, eğlendik gülüştük ağladık dertleştik... O bir ceviz ağacıydı bahçemde ve ben onun her zerremle farkındaydım...  Gölgesinde nice dost meclisleri toplandı sonraları... Şairlerimin şiirlerini okudum dallarının altında... Ne onu, ne düşen cevizlerinin çıkardığı sesi, ne de onun kadar güçlü olmadığımı sandığım, oysa şimdi buradan bakınca ağacıma pek de lâyık olduğumu ayrımsadığım vakitleri unuttum...

             Beşincisi... Yine aynı bahçede o zamana dek bilmediğim bir zamanın arefesinde kendi ellerimle diktiğim bir fidan. Yenidünya ağacım... Özgürlük ağacım diyordum ona zira adıyla müsemma dönemiydi hayatımın... Beş yıl yaşadık birlikte, büyüttüm onu gözlerimle; vitamini, aşısı, suyu, sevgisi derken boyumu aştı, o büyüdükçe ben kendimi aşma yollarına çıktım; debelendim, yoruldum, yılmadım derken hayat işte; oradan ayrıldım... Ardımdan yenidünyam çok yaşamamış; kendi özgürlüğünün ancak kendi ellerinle yeşertilebileceğini bir kez daha anladım... Onu hiç unutmadım...
              
                 Nasıl anlatsam ki altıncısını; yanlışlıkla oraya getirilip konulmuş muydu... Bir usta suluboya ressamı çizip onu orada unutmuş muydu... Bir defne ağacı... İç engellerimden kurtulmak için çıktığım yolculukta kısa süreli durağımda rastlaştık onunla. Küçük ve sokak arasındaki evimin; bitişik nizam, nefes almaya fırsat vermeyen samimi içiçeliğinin arasında, tam odamın penceresinin karşısında, o küçük boşlukta duruyordu. Tüm o mahalle havasının, tozun toprağın, koşuşturan çocukların arasında güzel bir sürpriz gibiydi bana. Tanrım eline sağlık, o öyle güzeldi ki!... Onu ilk gördüğümde yanına gittim, dokundum gövdesine, konuştum onunla; çocuklardan önce bir tanesi sonra teker teker diğerleri geldiler yanıma, baktılar öyle şaşkınlıkla; dedim ki; ne güzel bir ağaç değil mi?... Sessizlik... Ekledim: dallarına renkli balonlar asalım mı? Cıvıltı... O günden sonra ağacın altında daha çok oynadılar beni her görüşlerinde susup yeni bir şey diyecek miyim diye baktılar; demeye vaktim olmadı. Bir sabah mahalle bakkalından o boşluğa ev yapılacağını duydum, ertesi gün okuldan eve geldiğimde kıymışlardı defneciğe... Çok ağladım, zaten ardından da çok kalmadım... Ne onu, ne dallarına astığımız o gri mahalleye inat renk renk uçuşan balonları, bayramlığını giymiş bir kızçocuğu sevinci ve kendini beğenişiyle taşıyışını unuttum...

                    Dedim ya; insanın bir ağacı olmalı ömründe... Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum illâ ki, o da olsun daha da güzel olsun... ama ille de yarenlik ettiği, bir yerlerde bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı... Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil belki ama sizin rahatınız kaçmalı... Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele ağacın kendisi değilse de gölgesi biraz da benim hikayemde...
   
              Yedinci ağacım bir yerlerde... Ya benim sevgimle büyüyecek ya bekliyor gölgesiyle sarmalamak için beni bir yerde. Yeniden doğmayı başarabildiğimde çıkacak karşıma bir yerlerden... Kocaman bir ormanda yapayalnız kalmışlık hali sarmalarken beni, damarlarımda kıvranan bu tek başınalığın sıcak ve fakat nabzımı yükselten hissi, sakinleyecek onu gördüğümde... Ve biliyorum ömrüm oldukça yaşayacak benimle, gitmeyecek benden, gitmeyeceğim gölgesinden dalından yaprağından çiçeğinden ben de... 

            

Nurhayat UÇAR Eylül 2013


3 yorum:

  1. Agaç candır,dünyamız için ne kadar önemli oldugunu okullu yaşlarımızda ögrendik,içsel dünyamızda da ne kadar güzel yeri varmış satırlarını okudukça sanki benim de candan bir arkadaşımdan bahsediyormuşsun gibi bir his geldi içime, hayatımdaki agaçları tarttım hemen düşüncelerimde ,evet evet benimde birkaç macera yaşadıgım birşeyler paylaştıgım agaclarım olmuş.
    çok zevkle okudum kalemine saglık,

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil