25 Temmuz 2016 Pazartesi

"Severek yaşamak hayattaki en büyük meydan okumadır."






Çok uzun zaman aldı fark edişim insana dair gerçekleri.
İnsandan umut kesişim yıllarıma mal oldu; 
ne de inatçıymışım, bilmezdim böyle de bir yanımın olduğunu. 

Sanırdım ki iyi insan olmak cepte.
İnsan zaten iyidir.
Yani insansan iyisindir değil mi?... 
Aydım aymasına da hâlâ daha içselleştirebilmiş değilim. 
Ne yana baksam 
bencillik, 
merhametsizlik, 
kendini kayırma, 
kendine yontma, 
vefasızlık, 
sadakatsizlik, 
işine geldiği gibi olma, 
karşındakinin kalbinden bir nebze olsun kendine bakmama, 
baksa da görememe, 
görse de görmezden gelme ve yine kendini kayırma... 
Ne menem bi' şey şu insan, 
inanamıyorum.

Hep böyle miydi acaba?.. 
Belki de tam böyle değildi; 
böyle başlamadı zamanın başında her şey; 
gece ile gündüz gibi, 
ay ile güneş gibi, 
karanlık ile ışık gibi, 
bildiğimiz tüm karşıtlıklar gibi dengedeydi her şey. 
Ve denge bozuldu; 
ibre kötülükten yana oldu; 
insan bunu nasıl yaptı kendi soyuna? 
Büyük tuzağa düşürdü kendini en çok kendini düşünerek.
Ne yana dönsem şu "ben" duygusu.
Aynalar yetersiz, 
anlatmalar zavallı... 
İyilik o pırıltılı güzelim elbisesiyle sinmiş bir köşede duruyor çaresiz... Bağırasım var, 
sarsasım var, 
uyanın diyesim var şu karanlık uykulardan... 

"Yaşamak Sevmek ve Öğrenmek"i 17 yaşımda okumuştum. 
"Severek yaşamak hayattaki en büyük meydan okumadır." 
diyordu Leo Buscaglia... 
"Birbirimizi Sevebilmek"i ise altını çize çize bitirmiştim yine aynı yaşlarda... İntihar etmesini ironik bulmuştum bu kitapların yazarının 
ve biraz da 
kırgınlık, kızgınlık ve aldatılmışlık hissettirmişti 
itiraf etmem gerekirse.
Şimdi daha doğru okuyorum meseleyi, 
her şey oturuyor yerli yerine. 
Başka da cümle kurasım yok galiba. 
Yeterince naif cümleler kurmuşum yine. 
Böyle işte..

Meydan okumalardan vazgeçebilememeyi diliyorum kendime.






Bu sabahların bir anlamı olmalı...









      Yine bir kalkıp sabahı dinleme sabahı; saat 06:06 
      Sen dinlesen de dinlemesen de; 
      uyansan da bir gün uyanabilemesen de sabah olacak.
    Bir noktanın noktası olarak sürdürdüğün yaşamın bu koskoca evrende 
    ne de anlamlı sanırsın bazen; 
    sanırsın ki tüm olan biten kafanın içinde gizil... 
    Düşündükçe dolanırsın, dolandıkça çözülürsün, çözüldükçe anlamlar bulmuşsun gibi olursun; olamadıkça da kaybolursun... 
    "bu sabahların bir anlamı olmalı" gibi bi' melodi mırıldandım içimden şimdi birden, 
    bütününü bilmediğim bir şarkının tek cümlesi... 
    oturdu bu sabahın duygusuna...
    (Bulaşık makinesini çalıştırmayı sabaha bırakmışım; 
    mutfak masasında yazarken ritmle devinen suyun sesi anlamlardan anlam beğendiriyor bana şimdi...)
    "Anlam sorumluluk almakta"* diyor biri; 


    sorumluluk benim hayatım; 
    doğal olarak bir anlam silsilesi içinde; 
    başımın üzerinde görünmez bir haleyle dolaşmalı değil miyim?... 
    Karıştım yine... Çözemedim... 
    (Oğlan bugün ne yemek ister acaba, dur şu çayımı bi' tazeleyeyim, alışveriş yapmam da lazım; okula gitmeliyim, zeytin almak lazım... Onu Kadıköy'den hallederim akşamüstü.
                                    Ne diyordum; ne diyordum; hah anlam...)
    Anlam... 
                                                    Temel anlam... Yan anlam... 
    Anlam daralması meselâ; 
    iç daralması gibi bi' şey mi?... 
    Öyle olmalı; içimde bazı şeyler zamanla yitiriyor kendini. 
    Buralardan nereye varabilirim bilmiyorum şimdi.
    Çözmek için uygun bir sabah değil.
    En iyisi çayımdan bir yudum daha almalı.
    Ve sabahı dinlemeli... 
    Kalbimi dinlemeli... 
    Aklımı koyduğum yerde bulmayı dilemeli her yeni sabah... 
    Bu sabahların bir anlamı olmalı... 
    Anlamı... Olmalı...

5 Mayıs 2015 Salı

Yaşıyorum...






Yürüyorum cadde boyunca; 
insan sesleri uğul uğul... 
Kafelerden sızan müziklerin rastladığım notaları birleşiyor 
kesik kesik... 
Yepyeni bir şarkı oluşturuyor tek benim duyduğum, 
tek bu dakikalara ait... 
"neyse işte... "si kalıyor zihnimde birinin bu arada; 
tam yanımdan yürüyüp giderken ben de yürüyorken, 
Birinin " evet var var"ı kalıyor havada asılı... 
Bir diğeri "o başka mesele.." diyor geçip giderken yanımdan, yanındakine.
"Bir daha ne bu notalar, ne bu sözler başka bir anda yan yana gelecekler biliyorum" 
diyorum kendi kendime... 
Derin bir nefes alıyorum... 
Yaşıyorum şu an ben... 
Farkındayım... 
Geçip gitmiyorum çok şükür hızlıca zamanlardan... 
Yaşıyorum... Yaşıyorum...





12 Mart 2015 Perşembe

bir ceviz ağacı olabilmek...







gözümün kıyısına vuran şu apansız hüzün dalgasını
kirpiklerimden yaptığım bir şemsiyeyle savuşturdum
ki gözlük bile kullanmam ben çoğu zaman güneş gönül koymasın diye...
dalgayı da kucaklayabilirdim de aslında memnuniyetle; fakat  ne deniz ne dalga ne güneş ne mevsim benim farkımda.

düşün; bir ceviz ağacı bile değilim ben Gülhane Parkı'nda...







aşk kalır kavuşamadıkça...







Dünya kavuşamama hikâyeleriyle dolu...
Kimi aşkını kalbinde taşıyor;
pek de güzel bakıyor ona,
kendisi yaş alıyor da aşkı öyle taptaze kalıyor yıllarla.
Kimi nasıl bir şeyi ıskaladığından bihaber yaşıyor yıllarca...
Geçip gidiyor zamanlardan işte böyle böyle insan;
pür telaş,
ağır aksak;
yorgun argın,
 kalbi tığ-i teber şah-ı merdan...






8 Mart 2015 Pazar

gelsin artık kuşlar...











Uyandım;
gece sabaha kavuşayazmıştı.
Bir küçük sevinç vardı içimde
ama neydi neydi diye
yoklarken aklımı
sersemliği arasında yarı uykunun,
hatırladım!
Bahar geliyordu.

Kuşlar da gelir şimdi!






19 Şubat 2015 Perşembe

ben baktım...










uzaklarda
mavi kanatlı kuşların uçtuklarını düşleyip
masum denizlerin üzerinde
ve var olduğuna inanıp oraların
gerçekte de
 kalbinde bir yerlerde çok derinde
bir iğne sızısı gibi batıyorken bir his
 sımsıkı kapatıp da gözlerini
içine hapsettiğin çiçek dürbünüyle

baktın mı geceye hiç?...