25 Şubat 2012 Cumartesi

İYİDİR


Sevdiğin bir şarkıyı doldurup odaya
hafifçe de eşlik etmek sözlerine,
iyi demlenmiş sabah çayının tadını alıyor olmaya sevinmek,
"yine de annemlerde içtiğim çayın tadı hiçbir yerde yok" diye de düşünmek hemen ardından...
Masana baharı kondurmuş çiçekleri gözünle sevmek...
"hadi bu sabah da haberleri açmayayım" kararını vermek...
Telefonuna gelen "kamu haberleri" mesajına alışamamak;
"Afyon Kocatepe ve Giresun Üniversitelerine akademisyen alımı"nı içeren mesajdaki bilginin birilerini mutlu edeceğini düşünmek hemen ardından.
Vesaire vesaire vesaire.
Serbest çağrışımla karışmak güne...
İyidir.
Yılın ilk papatyasını bulmak;
oğlumun veli toplantısından mutlu mesut dönüyorken köşedeki çiçekçide...
Papatyaları gördüğün an nasıl bir coşku yaptıysan artık
çiçekçinin hevesle bilgilendirmesini dinlemek
"İzmir'den geliyorlar, sera papatyası değil yani. Hiçbir tezgâhta bulamazsınız."
Havaya girmişken yol üstündeki ıvırzıvırcıdan
renkli rüzgâr gülleri almak,
bir yandan da "neden bir rengin tonlarında yapmıyorlar bunları..." diye düşünmek.
Sonra "ben neden yapmıyorum ki!" deyip
rüzgâr gülleri tasarlayası gelmek!
Yine de pencere önündeki saksılara renkli olanları iliştirmek.
Öyle hiç yoktan mut yetiştirmek...
İyidir.

23 Şubat 2012 Perşembe

sarı mimozaya merhaba...




Okuldan çıkıp yürümek evine 
havanın ışıklı kıpırtısıyla iyi hissetmek...
Sonra sarı mimozalar almak kendine,
"biliyorum; ağacında daha güzeller ama birileri alacak
çünkü dalından kesilmişler;
onlara gereken ilgiyi ve sevgiyi verebilirim
olabildiğince uzun süre" diye.
Su dolu cam bir fanusa koymak onları eve gelince
hatta dibine bir kaç beyaz çakıltaşı.
İyi hissetmek...
 Bayıltıcı kokuları yayılınca odaya gülümsemek;
çiçekçi kadının "sarı lale vereyim? mor şebboy?"
ısrarlarına rağmen ille de mimoza almak isteyişine somurtmasını hatırlayıp yine gülümsemek...
Ucuz bir çiçek evet ama öyle kıymetli ki
açışıyla baharın habercisi!
Çiçekçi kadın bunu bilmez mi?...
Bilir de o ne yapsın kazandığına bakar,haklı.

Pencereden bakıyorum şimdi,
dışarda insanlarda bir heves, pür neşe;
yakalamışlar güzel havayı
sımsıkı tutmuşlar gibi neredeyse.
Sahip çıkmak iyidir;
bir mevsime,
bir çiçeğe,
bir hissedişe...

19 Şubat 2012 Pazar

aslında biliyordum kim olduğumu...

ÇOCUKLUĞUM
Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

Cahit Sıtkı TARANCI


"Affan Dede"ye para saysam ben de meselâ,
satsa bana çocukluğumu...
Halamın her gün okul çıkışı yeni bir rengini aldığı,
36 renginin tamamlanmasını sabırla beklediğim "gazlı boya"ları  masanın üstüne yayıp resimler yaptığım zamana gitsem.
Daha çok resim yapsam.
Bilsem ki başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.
"İsmail Aydoğdu"nun Matematik kitabındaki problemleri
karnım ağrıya ağrıya çözmesem de
"Karnımda top gibi bişey" olmasa
ve gittiğimiz çocuk doktoru
"hastalık hastası yok bişeyi!" demese meselâ.
Ben resim yapsam hep,
karnımda top değil sevinçli "zıpzıplar" olsa.
Hiçbir şey sorulmasa benden...
Çizdiğim uçurtmalar bulutlardan yüce olsa,
Kardeşlerime oyunlar uydursam yine.
Kuzenlerimle "vız" oynasak meselâ
Saklayıp bulduğumuz çocukluğumuz olsa.
                 ve inansak ki hayatımız elimizde
"kaflik misket" gibi
biricik olsa...




15 Şubat 2012 Çarşamba

"Bileydim..."



Bu akşam 19:20 Kadıköy vapurunda önce mükellef bir arabesk dinletisine maruz kaldım.
Arka sırada oturan kasketli Bey Amca telefonuna yüklediği Arabesk müziğin pirlerinden bir acılı sesi, evinde, odasında kendi başınaymışcasına dinliyor. Kimse de farkında değil; herkes nasıl da kendi dünyasının hayhuyunda... Nasıl da öteki sağırı olmuşuz...

İnanamadım önce. Az biraz öfke dalgası da geçmedi değil içimden... Sonra bir kaç cümle kurdum yine içimden; "beyefendi lütfen şu sesi kısar mısınız?" yok; "kapatır mısınız?"... "bey amca" mı desem?... Bildiğin kopmuş dünyadan, sanki o da farkında; kimse bu sesi duymuyor ondan başka... Benden ise haberi yok.

İçimden kurduğum cümlelerin sesli versiyonunu düşledim; adamcağızı bir yanıyla tat aldığı hüzün hülyalarından sarsarak uyandırmaya hakkım var mıydı?... Nasıl bakardı bana? Uykudan uyanmış gibi mi? "Sen de ne diyorsun?" gibi mi?... En fenası, ya sessizce sesi kapatırsa, sonrasında huzur var mı bana?...  

Kalbim yumuşamıştı bile. Hem yaşıyla başıyla, kasketiyle müsemma gurbetlik duruşuyla ne haddim var ona had bildirmeye!... Bir anda neredeyse "özür dilerim" diyecektim... 

Kalktım yerimden "rahatsız oluyorsan git vapurun diğer ucuna!" diye kendimi bir güzel paylamadan önce şarkının tek anlayabildiğim sözcüğünü bir kenara not ettim, sonra araştırayım bakayım  ne diyormuş da adamcağıza böyle boşlukta kapladığı yeri unutturuyormuş diye... 
"Bileydim...Bileydim"*

Vapurun diğer ucuna doğru yürüdüm, oturacak yer olmadığından yürümeye devam ettim,
derken yeniden bir müzik sesi!
Sese doğru ilerledim; canlıydı...
İki genç, biri kız biri erkek; biri gitar çalıyor diğeri keman... En sevdiğim grubun en sevdiğim şarkılarından birini  çalıyorlar.** 
Keyfiyetle değil keyifle, saygılı bir ciddiyetle... Yeteneklerini öğrenciliklerine katkıya dönüştürmek için.
Kulağıma ve kalbime ne de iyi geldi günün bu  yorgun saatinde...

Ah Bey Amca,
sen dinlemeseydin  acılı şarkını
ben de dinleyemeyecektim canlı versiyonuyla sevdiğim şarkıyı.

Bilmeliydim... bilmeliydim;
Şu hayatta olan biten her ne ise,
her şeyiyle yerliyerinde...

"Hayat kısa Kuşlar uçuyor "

Karşımda oturan pembe eldivenli genç kız
elindeki pembe telefonun ekranını işaret parmağıyla kaydırıyor, arada belli belirsiz gülümsüyor.
Arka sırada oturan çiftin
hararetli bir tartışması var
ama neyse ki anlamadığım bir dil konuşuyorlar,
daha çok adamın sesi yükseliyor.
Soğuk ve kar atıştıran havaya rağmen
ince çorap ve topuklu ayakkabı giymiş genç hanım
sevgilisinin elini tutmuş hoplaya zıplaya yürümeyi başarıyor, enerjisini sol yanından mı alıyor?
Yanımdaki kır saçlı adam
gazetesinin ekonomi sayfasını okuyor,
arada bir iç çekiyor. 
Kırmızı atkılı, kısa saçlı kadın uzaklara dalmış gitmiş...
Ben biraz onları,
çokça martıları izliyorum...
"Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor..."*





*Cemal Süreya 
09: 15 vapurundan...

11 Şubat 2012 Cumartesi

Ey hayat! Başımın üstünde yerin var...

İnsan kendine lâyık gördüğü biçimde yaşıyor.
Mutsuzsanız; ya atalet içindesinizdir, ya mutlu olma cesaretiniz yoktur ya da sevdiğiniz hâl, içinde bulunduğunuz hâldir.
Hayat bir armağan evet ve bu armağanın bir de gümüş tepside sunulmasını beklememek farkındalıkla mümkün.
Tepsini kendin seç; ister gümüş, ister altın, ister değerli taşlarla bezenmiş olsun. Ama sen seç ve onu kıymetine hürmetle başının üstünde tut; sevdiklerin de bu tepside olan ne varsa paylaşmak için yanında olsun...
Daha ne olsun?...

8 Şubat 2012 Çarşamba

"yazmam daha aşk şiiri" *

Damıtılmamış duyguya teslimiyet kekremsi tadını bırakıyor ardında.
Beşeri aşk dediğimiz "aklın süzgecinden geçirilmemiş" bir hâl; boğaza takılı kalan tortularıyla, sindirilmeyen keşkeleriyle.
Esasen bir sufinin de dediği gibi,
"muhabbet, imbikten geçirilmiş sevgidir."
Bunu gördüm, bunu bildim.

*Cemal Süreya