27 Ağustos 2013 Salı

yollara düş'tüm




Bir Ağustos akşamüstüsü.

O nefis vakitlerden birindeyim;
güneşin batışı saatleri hani...

Şairler dizeleriyle geçiyorlar aklımdan,
 böyle dünyaya başka bir boyuta geçmişcesine bakabildiğimde hep olduğu gibi:

"Yasalarına sıkı sıkıya bağlı güneş
Ufka doğru süzülüyor olsa da..."
diyor Afşar Timuçin 
ne de tılsımlıdır sözcükleri şairlerimin...

Güneşin o günün son ışıkları, dev camlardan içeri doluyor geniş bir huzme halinde;
var olan son gücüyle aydınlatıyor havalimanının salonunu.
Bu dramatik ışıkla kendimi bir filmin karesindeymişim gibi hissediyorum;
yönetmen gerçek bir sanatçı, iyi iş çıkarıyor...

Arttıkça artıyor gücü ışığın, herkes susmamışsa da bana öyle geliyor;
fondaki müzik dolduruyor bir anda salonu bu sessizlikte,
akşam güneşi ve müzik,
görsel işitsel ruhsal duygusal tüm algılarıma konuşuyorlar,
sesleniyorlar, dokunuyorlar, sarmalıyorlar..

Saniyeler sonra
20 sene önce Kadıköy'de bir yerde duymuş olduğum,
hemen sorup edindiğim,
uzun süre evde, atölyede, arabada dinlediğim şarkılardan biri olduğunu ayrımsıyorum çalanın.*
Yüksek Lisans öğrencisiydim o zamanlar.
Ömrün ne de serazat vakitleriydi onlar...
ve bir o kadar da ciddi...
O kadar hayalli, planlı, inançlı, istekli...

Önünde uzanan o upuzun yol;
henüz çekimi tamamlanmamış ve az biraz fragmanlarını gördüğün bir filmin kendisi gibiydi...
Esasen yönetmenin kendin olduğunu bilmediğin vakitlerdi onlar,
sen sadece oyuncu olduğunu düşünebilirdin
ve rolünü istediğin gibi yorumlamakta özgür olduğunu sadece az biraz hissedebilirdin...

Sonra yavaş yavaş sahneler ilerler ve
sen bilmeye başladıkça özgürlüğünü kaybederdin.
Nasıl da tutsak olmayı seçerdin; 
Eşe, işe, bir sevişe...
Gözle görülmeyen prangalarla bağlanırdın gönüllüce;
şehrine, semtine, sokağına, evine, odana, yatağına...

Bu kalp tutsaklığını yaşarken
zamansız ve uzamsız o hayatın içinde 
gülümsüyorsun öylece... 
Güçlü olman gerektiğine inanıyorsun çünkü
ve hep ileriye bakıyorsun adımlarını atarken, anda yaşananları atlıyorsun
çünkü ulaşacağın yer o neresiyse artık durmaman gerek bu yolculukta sanıyorsun... 

Filmin kareleri seni bir yürüyen merdivende görüntülüyor, 
sen de yürüyorsun... 
Üzerinde durursan dengeni kaybedersin; ancak böyle ayakta durabilirsin
diye biliyorsun,
herkes öyle biliyor nerden bildiğini bilmeden.. 
o merdivenin hızından daha az bir hızla yürümemelisin;
bu dile dökülmemiş gizli bir anlaşma..
başka türlüsü mümkün değil nefes almak için.

Sonra bir gün
durup soruyorsun kendine; 
eşe  işe  sevişe  vakfettiğin ömründe, 
düş yoksa,
bu yolda nereye gittiğini sanıyorsun?...

Eğer şanslıysan farkediyorsun kendi hızını kendin belirleyebileceğini... 
Bedeninin olduğu o akışta ruhun sade oyalanıyorsa kenarda  
ve hatta bekliyorsa üzerine seni giyinmek için, 
farkedersin  
                                                    anlamsızlığını evrende kapladığın yerin...

Dokunursun sonra ona; gözgöze gelirsin hatta aynada.

Ve ani bir kararla çıkarsın o bildik yoldan kendi yolunda devam etmek için. 

Düşlerinle beslediğin ruhunla
bazen hızlı, bazen yavaş, belki de durarak arada
ama özgürlüğünle en çok...

Özgür olmak gerek düşler için çünkü.
Azat etmek gerek ruhu tüm tutsaklıklardan.
En sınırsız, bitimsiz sevgilerden bile uzak kalmak;
seni kendinden caydırıyorlarsa eğer. 
Belki de en çok onlardan...

Bir kutsal amaca doğru daha yola çıkışım bu benim. 
Kutsallığı bende saklı.

Ve ömrüm;
seni seviyorum.
 Yaşadığım ve yaşamış olduğum ne varsa 
kederlerimi de hatta...
ki onlar bu denli sarmalamasalardı beni
seçmeyebilirdim başkalarının hazırladığı yollarda yürümemeyi...


Sevdalarım kadim ve o en az o kadar baki  
ve fakat 

düşlerimden yaptığım yepyeni bir yola çıkıyorum şimdi...



22/Ağustos/2013

* http://www.youtube.com/watch?v=CxH7FlFfqEw&feature=share&list=PLD0F157AB46A3923B

bir şarkı...





bir şarkı duyarsın bir ağustos akşamı evinden çok uzakta;
öyle bir yerlerden çalınır kulağına
beklemediğin bir anda...

ömrünün geçmiş günlerini temize çekme vaktindesindir sen tam da... 
karakutuda ne varsa bir bir çıkartıyorsundur;
 tozlarını üfürüyor,  
şöyle bir elden geçiriyorsundur...

bazılarını bakıp bakıp geri bırakırsın o kutuya...
bazılarına dokunur dokunmaz bırakırsın karanlığına...

bazısından ise
unutmazsın af dilemeyi;
"bilememişim yaşarken ne hissettiğimi
  gençliğime ver hadi gel!" deyip
 alırsın belleğinin en ışıklı noktasına...

    neler neler çıkar ah o kutudan şaşırırsın:
 şarkılar
mektuplar
kasetler ve resimler
bir not kimya defterinin arasında
el yazısıyla yazılmış şairlerinin dizeleri
      öylesine söylenmiş bir cümle
bir bakış
bir an
bir kitap
bir yolculuk bileti ve bir film karesi
vs. vs. vs.

işte o şarkı*
 nasıl da kafanın içinde çalar durur şimdi...
özlemenin en yakıcı hali olan
o özlediğini çoktan geçmişe teslim etmiş olmak hissi nasıl da kaplar kalbini
 az biraz hasta hissettirir kendini...

kabahat şarkıda değil aslında da
bunun müsebbibi; 
ilk kalp sancısının keşkelere denk düşmesi...



* https://www.youtube.com/watch?v=iATLhq5TrzE

19 Temmuz 2013 Cuma

Eskidendi...

Bin yıl yaşamış gibiyim; bin yıl...
Kafamın içinde bin yılın anılarıyla yaşıyorum;
Doğduğum, büyüdüğüm semtin
o bin yıl önceki halleri düşüyor aklıma arada;
hele şimdilerde daha da çok...

Şu ahval içinde her sabah, nasıl bir gün olacak endişesiyle güne karışırken, olan bitenin acısını kalbimde taşırken; bugün yine o yolculuğa çıktım birden...
Bin yıl öncesinden gelip mutfakta iftara hazırlık  vaktinde yakaladı beni küçük kız çocuğu...
"unutma bunları..." der her zaman bana...
"ruhuna pek çok tat katmış, seni sen yapmış o kişileri ve hikayelerini... unutma sakın..."
Yine  tutuverdi elimden,
maneviyatıyla lezzetli, bereketli iftarlarımıza götürdü...
Önce fırına doğru indik, pide kuyruğu vardı;
Nuray, Nurgül ve ben sıraya girip; en öne gelmemize az kalınca en arkadan birilerine yerimizi veriyorduk... Sırada yaşlı teyzeler, amcalar varsa kaç pide alacağını sorup, içeri girip gerekli sayıda alıp nezaketle hediye ediyorduk... 
Evde mukabele okunuyordu; biz, Kur’an sürmeye gelen teyzelerin çocuklarıyla apartmanın içinde köşe kapmaca oynuyorduk...
Tıpkı şimdiki gibi pek sıcak ve uzun yaz vakitlerinde babamın ve babaannemin “satmamız” için yarıştıkları orucumuzu tutuyor; akşama kadar canımız ne isterse; çikolata, gofret, çokomel, çokomilk, dido, tipitip, leblebi tozu, horoz şekeri vs. alıp bir kutuda biriktiriyorduk;  iftar sonrasında ise yarısını bile yiyemiyorduk ve halimize gülüyorduk...  
Alışverişten gelen babaannemi yakalamış bir köşede bir şeyler anlatıyordu “Kürt Yaşar”  ”ah teyze...” diye diye kurduğu cümleleriyle kendi dilince, sevecen dinliyordu babaannem...
“Arnavutlar”  iftara ıspanaklı börek yapmışlardı koca bir sini, fırına yollamışlardı pişiyordu...
Bodrum katta oturan “Romanyalı” pek güzel şallar getirmişti memeleketinden, babaannem üçümüze de birer tane alıyordu...
Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin karşı sırasındaki gecekondulardan birinde oturan “Çingene kızı Nilüfer” kat kat eteğini savura savura yürüyordu, ne de güzel bir esmerliği vardı...
Paskalya zamanları o nefis kokulu çöreklerinden ve renkli yumurtalarından ikram eden “Ermeni” teyzelere, iftar ikramlarından yolluyordu annemler...
Kapı komşumuz Erzurumlu Ganime Teyze “dilberdudağı” tatlısı yapmış iftara yakın kalabalık evimize koca bir tabak yoluyordu, biz onun pidesini kapısına götürmüştük bile...
Trabzonlu alt komşumuz Nazmiye Teyze’nin, mis gibi “hamsili mısır ekmeği”ni yolladığı tabağını boş çevirmiyordu annemler...
Babaannemin kendi usulünce yaptığı tarhana çorbası olmadan oruç açılmıyordu... İllâ kendi mayaladığı yoğurdu oluyordu sofrada ve kendi kurduğu turşusu...   
Bin yıl önceydi tüm bunlar... Çok eskidendi...
Kardeşlikle, tadıyla tuzuyla, konu komşuyla akrabayla hemhal olduğumuz,
orucunu tutanın da tutmayanın da saygıyla sevgiyle yaklaştığı birbirine... Güzelim zamanlardı onlar ...
Çok eskidendi...
“Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
 Eskidendi, çok eskiden...”

26 Haziran 2013 Çarşamba

"Hikmetli nesnedir aşk..."

 


Feryad ile âhı çok
Firkatli nesnedir aşk 
                                                 Yunus Emre 



Hayat devinir:
hızlı
yavaş
ağır
hafif
telaşlı
sakin
mutlu
mutsuz
ümitli
ümitsiz
renkli
renksiz
ama hep büyük,
çok büyük.

Her şey yerli yerinde
dersin içinden.
kendi küçük dünyanda
büyük olanı için yapabileceğin bir şeyler vardıysa ve 
ya yapmamışsam kaygısıyla dolu kalbin pır pır atarken
Bütünün parçası olduğunu bilirsin de
kelebek etkisi yaratmamak için
soluğunu tutarsın bazen de nerdeyse.

Soluksuz kalmak için bin tane sebep varken
bu gezegende
Soluk alabilmek için büyük bir sebebin olduğunu bildiğinden
sıkışıp kalırsın da dünyanın bitmeyen işlerinden;
her şey yerli yerinde mi?
diye sorarsın içinden 
bu inancı pekiştirmek ister gibi tekrar tekrar;
yerli yerinde mi gerçekten?

Bir soru daha geçer aklından belli belirsiz
Yanıtı da en kuvvetle bildiğindir
kendini bildiğinin ölçüsüyle mütenasip;
Direnmek midir, teslimiyet midir ruha eziyet eden?

Yaşamak için bir nedeni olan kişi
Hemen her nasıla katlanır 
der kafanın içinde Nietzsche 
senin ona münasip gördüğün sesiyle.

Bilirim güzelim ömrüm öğretti
Yanıtlar sorularda gizildir.
Hakikate yakın durmak  
için için gülümsetir.

Ez cümle; 
olan biten ne kadar sarsmışsa 
o denli kül biriktirmişsindir ruhunda yana yana
ama işte hayat denen sevgilinin güzelliği 
seni bu yüzden bu kadar aşkla bağlar kendine  
tüm renkleri sakladığından içinde
en koyusundan, soğuğundan 
en ışıklısına en sıcağına 
her yeni sabahı armağan eder sana 
sana düşen küllerin içinde kalmışsan da 
dönüşmeye azmetmek yeniden yeniden
harlarsın içindeki ateşi bıkmadan
o çok büyük akışa hissettiğinden.

Çünkü:
 "Hikmetli nesnedir aşk..."



Şubat 2013 Nurhayat UÇAR 


4 Aralık 2012 Salı

Sen de "Umudun Şiiri" Ben diyeyim "Direnmenin..."

Tek şiirler mi direnir ölüme?

Yaşamak ağrısı asılmışsa da boynuna;
Yalnızlığın hınzır uğultusu çın çın çınlıyorsa da kulağında
İnsan direnmez yaşamaya...

Kendine ayrılan soluğu çekmek için ciğerlerine var gücüyle;
 direnirse direnir tek ölüme.
Vakti de hiç gelmez kendince,
gelirse de hep erkendir...

Oysa ne de yalandır şu dünya bilse de
direnir işte şairler gibi...

Umarsızlığa uyandığı her gün;
kana,
savaşa,
acıya,
acımamaya,
anlamamaya,
riyakarlığa, 
öfkeye,
hiddete,
şiddete,
insan olmamaya
bulandığı,
battığı,
aydığı,
dokunduğu,
sınandığı,
savrulduğu, 
kalakaldığı
her gün
yine de işte 
her yeni gün
yeniden başlar;
eskimeyen bir heyecanı taşır gibi,
sebebi belirsiz bir sevince uyanır gibi,
her şeye en başından başlıyormuş gibi,
içinde;
bir kıpırtı,
bir tıkırtı,
bir pır pır yürek atışı,  
bir pırıltı
taşıyan yaşamalara teşne...
İnsandır işte doğrusuyla eğrisiyle.

Kendi bile farketmez çoğu zaman,
nedir bu beni bağlayan bu gezegene diye şöyle bir durur da bakar hayatın devinimine...

Ah ama o umut yok mu o umut;
Ölüm gelmezse ondan gelmez.

22 Kasım 2012 Perşembe

Vazgeçtim Vazgeçmekten...


Yaşarken ve söylerken "vazgeçtim" diye;
Bir gün geri dönemezsin sanırsın 
bu geçmelerden kalmalara.
Ve fakat hayat öğretir;
Hiçbir şey sonsuzca değildir.
Uzun bir şimdi içinde hareket ediyorken,
vazgeçmeler  
geçmiş oluverirler.
Sanmazdık yaşarken teslim edeceğimizi onları tarihe oysa.
Ve fakat hayat öğretir;
Her şey sonsuzca geçicidir. 

Hep yeniden yeniden yeniden başlayandır insan 
farkında bile olmadan
ezberden ve unutan...
Yine vazgeçerim bir gün.
Sonra yine vazgeçerim vazgeçmekten.
Çünkü seviyorum.
Çünkü biliyorum.
Sevebiliyorum.

20 Eylül 2012 Perşembe

YALAN MI?

Şu vapur yolculukları daha uzun olsa keşke 
ya da gönlümün istediğince gitsem gelsem iki kıyı arasında
ama usum ufuklar kadar geniş olsa hep...

"Madem öyle uzun bir deniz yolculuğu?.." 
dersen, hayır öyle değil;
arada ayağımın karaya değme ihtimali, 
gözümün kıyıyı görebilmesi olsun... 
Bir kere içinden deniz geçen şehrimde olsun. 
Sevdiklerime ulaşmam gerekirse dört yanım su olmasın... 

Ama ben bir vapurun içinde bilmem kaç kere yolculuk yapsam, 
martılarla, yeni yolcularla... 
Öyle tuşların ucunda değil; 
yazsam durmadan, kalemimin bıraktığı mürekkep izleri olsa beyaz kağıdın üstünde...

Ömrün böyle bir serazat vaktini bulsam da;
başımı çevirince dalgaları görsem her seferinde, 
geçip giden vapurları, kuşları, martıları,
hayatın hiç durmayan akışını...
Şükretsem ve bilsem gayrısı yalan...
Yalan mı?...

"Yalan değil..." diye düşünsem bir kez olsun. 
Bir kez olsun insanlardan umut kessem. 
Bir kere sevmiş olduğumu bir gün gelip artık sevmeyebilsem... 
Yapabilir miyim?... 
Kendimi ateşe atmaların kalbin sıcağından olmadığını düşünebilir miyim bir gün?

Bir gün olsun şu halden sıyrılsam... 
Herkesin ama herkesin içinde küçük ya da büyük bir insan tarafı olduğuna 
inancımı yitirsem keşke...
Yitirebilir miyim?... 
Yapamam ve bilirim ki sevmekten başka ne varsa yalan...
Yalan mı?...

"Yalan..." diye düşünsem bir kez olsun. 
Bazılarının sever gibi yapabildiklerini düşünebilsem. 
Bir kez olsun sevmenin içinde salt güzelliğin olmadığını kabul edebilsem de
acı çekmesem. 
Bir kez olsun birine kızdığımda; 
o duygunun ardında durabilsem de 
daha konuşma bitmeden kalbimi yumuşatmayı başarabilemesem. 
İnsanlara güvenmesem... Yapabilirim bunu...
Yapabilemez miyim?... 

Birinin salt kendi egosuna hizmet için, 
sadece kendini sevdiği için,
kendini çok yukarılarda gördüğü için, 
kendinden başkasını
kendine biat etmedikçe sevemeyeceği gerçeğini
bu kadar yadsımasam... 
Yok kabullenemem ve hissederim  ki aşktan başkası yalan...
Yalan mı?

"Yalan değil..." demesem...
İnansam ki bir gün kendisi yalan düpedüz.... 
"Vuslat aşkı öldürüyor" desem ben de, 
"vuslatın aşkı öldürdüğüne inananlar, ona bırakmadan kendileri öldürüyorlar"
diye düşünmesem.
"Kendine daha fazla aşk duymak bu..."
diye aklımdan bile geçirmesem... 
Ya da
"Kendi içindeki aşkın tam da yansımasını bir türlü görememektendir olsa olsa..."
demesem...
"Bir tuhaf huzursuzluk duygusu aşk"
desem... 
Hissetsem ki huzurdan başka her şey yalan...
Yalan mı?...

"En çok tek başıma huzurluyum." desem...
Sevdiğin birinin dört duvarının arasında huzuru olmadığını biliyorken, 
birileri birilerini anlamıyorken, 
birileri birilerini affetmiyorken, 
birileri birilerini üzüyorken,
birileri birilerini gözünü kırpmadan öldürebiliyorken 
silahla ya da silahsız,
bedenini ya da ruhunu; 
evimde gözümü, kalbimi ve kapımı kapatabilsem olan bitenlere...
Bilmesem ki iyilikten ötesi yalan...
Yalan mı?... 

"Yalan..." diyebilmesem... 
Hayatında anlamlı yer verdiğin insana sırtını dönebilmeleri doğal karşılayabilsem. 
Gerçekten birilerinden gidebilmeyi başarabilsem. 
Şu gezegende konuk olduğum gün sayısınca
sevdiklerimin sayısını da arttırmasam da
düşündüğüm insanları çoğaltmasam...
"Sevmek karşılıklı bir duygu değildir" diye inanmaktan vazgeçebilsem bir gün... 

Anlasam ki şu dünya yalan.
Yalan mı?
diye sormasam...