28 Kasım 2013 Perşembe

"Ses kes..."







Çocukken 
 bir şeye üzüldüğümde, 
içerlediğimde, 
canım yandığında, 
düştüğümde, 
ağlamaya başlardım her çocuk gibi ben de.
Böyle zamanlarda 
divanında elinde tesbihi ile oturan babaannemin yanına koşardım. 
Onun o güçlü, 
 yumuşak 
ve şefkatli gövdesiyle 
beni sarmalamasına bırakırdım üzüntümü;
 o bembeyaz mis gibi kokan tülbentine kapatırdım yüzümü.

İçini çeke çeke ağlayan küçük varlığımın sarsıntılarına 
iki sözcükle dokunurdu. 
Dünyanın en kısa ve fakat en etkili cümlesini kurup, tekrarlardı: 
" Ses kes... ses kes..."... 
ve devam ederdi benim her iç çekişime karşılık bir 
"ses kes"e... 
O nasıl mucizevi cümleydi Allahım... 
"burdayım"ı, 
"seni duyuyorum"u, 
"ağladığını görüyorum"u 
"sen güçlü bir kızsın"ı barındırırdı içinde... 
Bana öyle gelmezdi. 
 Öyleydi.
O kısacık cümle tüm bunları söylemeseydi 
ve onun sesinin tonunda gizlenmeseydi; 
şifa olur muydu kederime sihirliymişcesine.

Bu akşam... 
Babaannemi çok özledim. 
Kuvvetli, 
dik duran ve fakat yumuşak, sevgi dolu varlığını.
Dilinden eksik etmediği dualarını.
O tertemiz cennet kokan tülbentini 
kınalı uzun ve iki örgü yaptığı saçlarının üzerine atıverişini.
Okyanus mavisi sevecen bakan gözlerini.
Ve sesini en çok... 
Çok özledim... 
Bu akşam bana bir "ses kes..."desin istedim.

12 Kasım 2013 Salı

gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar...








Kafamın içinde bir şarkı çalıyor, akşamüstü babam aradığından beri. 
Telefonun ucundaki sesinde her zaman var olan şefkat tınısında bir başkalık sezdim... 

Şöyle dedi: 
Radyoda Türk Sanat Müziği dinlemek istedim 
ve içimden sonraki şarkı kızımın olsun dedim.
Bir şarkı çıktı ki tuttuğuma pişman etti
hemen sesini duymak istedim... 
Yalnız değilsin canım kızım benim...
 
Genotip haritamın romantik kodlarının müsebbibi 
Canımıniçi Babam benim!... 
Hâlâ şarkım kulağımda... 
bir de yetinmedim, buldum, dinledim
ve pek de iyi hissettim...
Ah "gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar ♪♪♫♪..."
kalben nasıl kalabalık olduğumu bilseniz aklınız şaşar!

İyi ki doğmuşsun Babam!...






Kendimi bildim bileli duygu silsilesi yaşarım Kasım'larda... 
En çok da 10'unda... 
Bugün babamın doğum günü. 
Büyük sevdamın, hayranlığımın... 
Onun kahverengi sevgi menevişlerinin kıpırdadığı ışık ışık gözlerine denk 
başka gözlerle karşılaşmadım ömrümce, 
Onun o sımsıcak güçlüce tutan güzel elleri gibi 
bir çift el daha görmedim sevdiğimce... 
Her düşüşümde elimden tutup hayatın içine çekenim,
 akıl hocam, sevmeyi öğretenim koşulsuzca... 
Sesini duymadığım, 
yüzünü görmediğim her geçmiş günü beyhude hissettiğim... 
Sevdiceğim, caniçim, kalbimin güvenli ocağı... 
Benzemekten gurur duyduğum her onun gibi baktığımı farkettiğimde yaşadıklarıma... 
Hayatın yükü canımı sıktığında, 
sarıldığım cümlelerine telefonun ucunda; 
dikkat kesilip dinlerken onu, 
 bir yandan "doğru söylüyorsun... doğru söylüyorsun..." diye mırıldandığım biteviye; 
ardından gülüp 
"e hep de doğru mu söylüyorum, yoksa beni kırmamak için mi böyle söylüyorsun... "diyenim...
İyi ki doğmuşsun!... 
İyi ki babamsın Babam!.. 
Nice nice nice Kasım'larda 
hep umutlu mutlu yaşamalarda olalım hep birlikte. 
Allahım nice yıllarda 
 birlikte kutlamayı nasip etsin yeni yaşımızı seninle... 
Seni seviyorum Akrep'imburçdaşım!
Sana lâyık olmak hep tek dileğim geri kalan ömrümde... 

10.11. 2013

5 Kasım 2013 Salı

Ağaç Hikayesi




                   Çok küçüktüm onu sevdiğimde.
           Siz deyin dört, ben diyeyim beş yaşımda. Doğduğum evin arka bahçesinde yaşıyordu. Hekimoğlu Ali Paşa’da. Evimizin altındaki dedemden yadigâr fırının arka tarafından çıkılırdı o bahçeye. Benim için inanılmaz büyülü bir serüvendi ona ulaşmak. Annemden bir kap isterdim önce, ne için istediğimi bildiğinden, dolduğunda taşıyabileceğim bir tane seçer, sonra; zaman zaman ev halkı işe güce daldığında sıkılıp, kapıyı yavaşca açıp koşarak dışarı kaçışımı engellemek üzere bir süredir konulan ve yeni buluşumla bir sandalyeyi yavaşça sürükleyerek çekip yanına götürüp uzanarak açabildiğim sürgüyü bir çırpıda açardı. Güzel gözleriyle bakardı sıcacık. Bu onaylamadan sonra bir heyecanla koşarak inerdim merdivenlerden. Babam beni görüp gülümserdi. Bir elimde tören nesnesi, diğerinde babamın eli yürürdüm usul usul bahçeye doğru, içten içe pek sevinçli ve fakat suskun, yüzümde önemli bir işim var ciddiyeti... Bir dut ağacıydı sevdiğim. O öyle şahaneydi ki hem kendisini sevdirir, hem meyvelerini toplamama izin verir, hem de babamla özel bir paylaşım ritüelini yaşamama sebep olurdu. Ağacıma doğru yürürken bir kaç dakika büyük metal karıştırıcının gürültülü bir sesle dönerek hamuru kardığı geniş kazanı izler, sonra başımı çevirirdim avluya... Sanki o da beni görüyordu ve hoş geldin diyor gibi geliyordu bana coşkuyla. Babam yüksek dallarına ulaştırmak için beni kucakladr ve uzatırdı yukarı, zayıf, minicik bir şeydim; iştahsız, annemin türlü türlü oyunlarıyla zorla yiyen bir kız çocuğu. Dut toplamak çok tuhaf olabilir bu sebepten ama o meyveden yediğimde kutsal bir şey yaptığımı düşünürdüm. Ağacımla ilişki kurma biçimimdi o benim, belki de o yaşımın evden dışarda ama yine güvenli topraklarda ilk maceraya çıkışım...  Bir zaman sonra taşındık ve ayrıldık. Ama ne ağacımı, ne ritüelimi, ne lezzetini unuttum...

              İnsanın bir ağacı olmalı ömründe... Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum; yarenlik ettiği, bir yerlerde bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı... Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil belki ama sizin rahatınız kaçmalı... 
              Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele biraz ağaç benim hikayemde...

              İlk gençliğime denk düşer ikinci sevdiğimle tanışmamız. Doğduğum semtten ayrılıp gittiğimiz yerde ilk gençlik bunalımlarımı, önemli bir hastalığı, ilk kalp sancısını yaşadığım; mektup yazmayı ve beklemenin tadını öğrendiğim, şarkılarla şiirlerle tanıştığım ve içime düşen sanat aşkı için çabaladığım dönemde sevdim onu, Merter'de; Ahmet Kutsi Tecer Caddesi'nde. Evimizin karşısında kaldırımın hemen üstünde duruyordu. Bir akçaağaç. Yanındaki sokak lambasıyla arkadaşlık ediyordu gittiğimde. Sonra benimle tanıştı, öyle çok izledim ki onu kayıtsız kalamadı. Balkondan kara kalem desenini çizdim usulca onu rahatsız etmeden. Geceleri caddeyi ve ağacımın dallarını aydınlatan lamba ile öyle güzel görünürlerdi ki hele kışın kar yağdığında romantik bir film karesi görüntüsü verirlerdi yan yana. Kalabalık evimizin neşesi, kız kardeşlerimle paylaştığımız odamızın eğlencesi ve ilk gençliğimizin gök kuşağını bastığımız yere uzatan düşleri ve ağacın  gövdesinin alacalı rengi dün gibi aklımda... 
Sonra taşındık ve ayrıldık... Ne ağacımı, ne kalp sancımı, ne onlarla gönül bağımı unuttum... 
 
            Üçüncüsü  yeni mezun olup, çalışma hayatına gönüllüce atıp kendini; anlamaya çalışırken o hiç bilmediğim alemi ve bocalıyorken gerçek dünyada, çıktı karşıma. Nuruosmaniye Camiinin avlusunda yaşayan 330 yıllık bir çınar ağacı... Öyle sevdim ki onu, öyle yardım etti ki bana yaratma üretme serüvenimde, hakkını ödeyemem;  güçlü dalları, ışığın ve gölgenin üzerinde dans ettiği yaprakları ve o kocaman gövdesiyle ona duyduğum bu sevda; onu kaybettiğimde ve ardından daha bir zaman orada kalmam gerektiğinde çok yıprattı kalbimi. Geçen üç yüz yılın hikayelerine gölge etmekten koruyup kollamaktan içten içe yok olmaya başlamıştı bir süredir... Kendi ağırlığını taşıyamayıp ortadan ikiye ayrılıyordu gün be gün gövdesi...  Bir gün çizimlerin arasında kaybolmuşken masamda, bir elektrikli testere sesi duydum dışardan. Öylece kaldım, bakamadım bile... Son verildi ağacın haşmetine... Başkaca bir yolu olsaydı kıyarlar mıydı bu asırlık hayata desem de kalbim aynı olgunluğu gösteremedi... Ardından çok ağladım. Ve onun için bir şiir yazdım, bir nebze borcumu öderim de yaşatırım onu şiirin tılsımlı büyüsüyle diye... Yıllar geçti de ne ağacımı, ne pencereme uzanan dallarından kimse görmeden ellerime uzattığı ilham perilerini, ne o dünyanın kaç bucak olduğunu anlama ve büyümeye başlama dönemlerime tanıklık edişini unuttum...

           Sonra yine geçti yıllar yıllar yıllar... Bir aile kurdum, bir hayat büyütmeye başladım, bir yuva edinmeye kalktım. Derken çıktı karşıma. Çok zaman olmuştu bir yenisi hayatıma girmeyeli. Tam o vakit işte Moda’da Hülya Sokağı’nda evimin bahçesindeki ceviz ağacı oldu dördüncüsü... Gittiğimizde oradaydı; mevsiminde meyvelerini düşürürdü toprağın üstüne bu bereket nasıl da iyi gelirdi, toplardım bahçeye yayılan cevizleri, dağıtırdım apartman sakinlerine... Devran döndüğünde, hayatımın altı üstüne geldiğinde, mutsuz ve yalnız zamanlarımda hep o teselli etti beni; başımdan ayağıma huzursuzluk çöktüğünde sarılırdım gövdesine, konuşurdum onunla... Çok sevdim... Dallarına acıtmayan rüzgar çanları iliştirdim, eğlendik gülüştük ağladık dertleştik... O bir ceviz ağacıydı bahçemde ve ben onun her zerremle farkındaydım...  Gölgesinde nice dost meclisleri toplandı sonraları... Şairlerimin şiirlerini okudum dallarının altında... Ne onu, ne düşen cevizlerinin çıkardığı sesi, ne de onun kadar güçlü olmadığımı sandığım, oysa şimdi buradan bakınca ağacıma pek de lâyık olduğumu ayrımsadığım vakitleri unuttum...

             Beşincisi... Yine aynı bahçede o zamana dek bilmediğim bir zamanın arefesinde kendi ellerimle diktiğim bir fidan. Yenidünya ağacım... Özgürlük ağacım diyordum ona zira adıyla müsemma dönemiydi hayatımın... Beş yıl yaşadık birlikte, büyüttüm onu gözlerimle; vitamini, aşısı, suyu, sevgisi derken boyumu aştı, o büyüdükçe ben kendimi aşma yollarına çıktım; debelendim, yoruldum, yılmadım derken hayat işte; oradan ayrıldım... Ardımdan yenidünyam çok yaşamamış; kendi özgürlüğünün ancak kendi ellerinle yeşertilebileceğini bir kez daha anladım... Onu hiç unutmadım...
              
                 Nasıl anlatsam ki altıncısını; yanlışlıkla oraya getirilip konulmuş muydu... Bir usta suluboya ressamı çizip onu orada unutmuş muydu... Bir defne ağacı... İç engellerimden kurtulmak için çıktığım yolculukta kısa süreli durağımda rastlaştık onunla. Küçük ve sokak arasındaki evimin; bitişik nizam, nefes almaya fırsat vermeyen samimi içiçeliğinin arasında, tam odamın penceresinin karşısında, o küçük boşlukta duruyordu. Tüm o mahalle havasının, tozun toprağın, koşuşturan çocukların arasında güzel bir sürpriz gibiydi bana. Tanrım eline sağlık, o öyle güzeldi ki!... Onu ilk gördüğümde yanına gittim, dokundum gövdesine, konuştum onunla; çocuklardan önce bir tanesi sonra teker teker diğerleri geldiler yanıma, baktılar öyle şaşkınlıkla; dedim ki; ne güzel bir ağaç değil mi?... Sessizlik... Ekledim: dallarına renkli balonlar asalım mı? Cıvıltı... O günden sonra ağacın altında daha çok oynadılar beni her görüşlerinde susup yeni bir şey diyecek miyim diye baktılar; demeye vaktim olmadı. Bir sabah mahalle bakkalından o boşluğa ev yapılacağını duydum, ertesi gün okuldan eve geldiğimde kıymışlardı defneciğe... Çok ağladım, zaten ardından da çok kalmadım... Ne onu, ne dallarına astığımız o gri mahalleye inat renk renk uçuşan balonları, bayramlığını giymiş bir kızçocuğu sevinci ve kendini beğenişiyle taşıyışını unuttum...

                    Dedim ya; insanın bir ağacı olmalı ömründe... Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum illâ ki, o da olsun daha da güzel olsun... ama ille de yarenlik ettiği, bir yerlerde bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı... Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil belki ama sizin rahatınız kaçmalı... Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele ağacın kendisi değilse de gölgesi biraz da benim hikayemde...
   
              Yedinci ağacım bir yerlerde... Ya benim sevgimle büyüyecek ya bekliyor gölgesiyle sarmalamak için beni bir yerde. Yeniden doğmayı başarabildiğimde çıkacak karşıma bir yerlerden... Kocaman bir ormanda yapayalnız kalmışlık hali sarmalarken beni, damarlarımda kıvranan bu tek başınalığın sıcak ve fakat nabzımı yükselten hissi, sakinleyecek onu gördüğümde... Ve biliyorum ömrüm oldukça yaşayacak benimle, gitmeyecek benden, gitmeyeceğim gölgesinden dalından yaprağından çiçeğinden ben de... 

            

Nurhayat UÇAR Eylül 2013


22 Eylül 2013 Pazar

................İZ


Sıcak bir bardağın masa üzerinde bıraktığı beyazlık gibi bir iz kalbimdeki.
Yüzeyde,
rahatsız edici,
silmeye çalışmak çabası beyhude...
Masa da öyle bir masa ki Cansever'in masası sanki...
Bunca kalabalık içinde lafı mı olur bir izin dersen,
olmaz tabii.
Olmaz da...
İnsan isterse yükleri kaldırıp atabilir de;
bu masa burda durdukça
o iz hep üzerinde...

27 Ağustos 2013 Salı

yollara düş'tüm




Bir Ağustos akşamüstüsü.

O nefis vakitlerden birindeyim;
güneşin batışı saatleri hani...

Şairler dizeleriyle geçiyorlar aklımdan,
 böyle dünyaya başka bir boyuta geçmişcesine bakabildiğimde hep olduğu gibi:

"Yasalarına sıkı sıkıya bağlı güneş
Ufka doğru süzülüyor olsa da..."
diyor Afşar Timuçin 
ne de tılsımlıdır sözcükleri şairlerimin...

Güneşin o günün son ışıkları, dev camlardan içeri doluyor geniş bir huzme halinde;
var olan son gücüyle aydınlatıyor havalimanının salonunu.
Bu dramatik ışıkla kendimi bir filmin karesindeymişim gibi hissediyorum;
yönetmen gerçek bir sanatçı, iyi iş çıkarıyor...

Arttıkça artıyor gücü ışığın, herkes susmamışsa da bana öyle geliyor;
fondaki müzik dolduruyor bir anda salonu bu sessizlikte,
akşam güneşi ve müzik,
görsel işitsel ruhsal duygusal tüm algılarıma konuşuyorlar,
sesleniyorlar, dokunuyorlar, sarmalıyorlar..

Saniyeler sonra
20 sene önce Kadıköy'de bir yerde duymuş olduğum,
hemen sorup edindiğim,
uzun süre evde, atölyede, arabada dinlediğim şarkılardan biri olduğunu ayrımsıyorum çalanın.*
Yüksek Lisans öğrencisiydim o zamanlar.
Ömrün ne de serazat vakitleriydi onlar...
ve bir o kadar da ciddi...
O kadar hayalli, planlı, inançlı, istekli...

Önünde uzanan o upuzun yol;
henüz çekimi tamamlanmamış ve az biraz fragmanlarını gördüğün bir filmin kendisi gibiydi...
Esasen yönetmenin kendin olduğunu bilmediğin vakitlerdi onlar,
sen sadece oyuncu olduğunu düşünebilirdin
ve rolünü istediğin gibi yorumlamakta özgür olduğunu sadece az biraz hissedebilirdin...

Sonra yavaş yavaş sahneler ilerler ve
sen bilmeye başladıkça özgürlüğünü kaybederdin.
Nasıl da tutsak olmayı seçerdin; 
Eşe, işe, bir sevişe...
Gözle görülmeyen prangalarla bağlanırdın gönüllüce;
şehrine, semtine, sokağına, evine, odana, yatağına...

Bu kalp tutsaklığını yaşarken
zamansız ve uzamsız o hayatın içinde 
gülümsüyorsun öylece... 
Güçlü olman gerektiğine inanıyorsun çünkü
ve hep ileriye bakıyorsun adımlarını atarken, anda yaşananları atlıyorsun
çünkü ulaşacağın yer o neresiyse artık durmaman gerek bu yolculukta sanıyorsun... 

Filmin kareleri seni bir yürüyen merdivende görüntülüyor, 
sen de yürüyorsun... 
Üzerinde durursan dengeni kaybedersin; ancak böyle ayakta durabilirsin
diye biliyorsun,
herkes öyle biliyor nerden bildiğini bilmeden.. 
o merdivenin hızından daha az bir hızla yürümemelisin;
bu dile dökülmemiş gizli bir anlaşma..
başka türlüsü mümkün değil nefes almak için.

Sonra bir gün
durup soruyorsun kendine; 
eşe  işe  sevişe  vakfettiğin ömründe, 
düş yoksa,
bu yolda nereye gittiğini sanıyorsun?...

Eğer şanslıysan farkediyorsun kendi hızını kendin belirleyebileceğini... 
Bedeninin olduğu o akışta ruhun sade oyalanıyorsa kenarda  
ve hatta bekliyorsa üzerine seni giyinmek için, 
farkedersin  
                                                    anlamsızlığını evrende kapladığın yerin...

Dokunursun sonra ona; gözgöze gelirsin hatta aynada.

Ve ani bir kararla çıkarsın o bildik yoldan kendi yolunda devam etmek için. 

Düşlerinle beslediğin ruhunla
bazen hızlı, bazen yavaş, belki de durarak arada
ama özgürlüğünle en çok...

Özgür olmak gerek düşler için çünkü.
Azat etmek gerek ruhu tüm tutsaklıklardan.
En sınırsız, bitimsiz sevgilerden bile uzak kalmak;
seni kendinden caydırıyorlarsa eğer. 
Belki de en çok onlardan...

Bir kutsal amaca doğru daha yola çıkışım bu benim. 
Kutsallığı bende saklı.

Ve ömrüm;
seni seviyorum.
 Yaşadığım ve yaşamış olduğum ne varsa 
kederlerimi de hatta...
ki onlar bu denli sarmalamasalardı beni
seçmeyebilirdim başkalarının hazırladığı yollarda yürümemeyi...


Sevdalarım kadim ve o en az o kadar baki  
ve fakat 

düşlerimden yaptığım yepyeni bir yola çıkıyorum şimdi...



22/Ağustos/2013

* http://www.youtube.com/watch?v=CxH7FlFfqEw&feature=share&list=PLD0F157AB46A3923B

bir şarkı...





bir şarkı duyarsın bir ağustos akşamı evinden çok uzakta;
öyle bir yerlerden çalınır kulağına
beklemediğin bir anda...

ömrünün geçmiş günlerini temize çekme vaktindesindir sen tam da... 
karakutuda ne varsa bir bir çıkartıyorsundur;
 tozlarını üfürüyor,  
şöyle bir elden geçiriyorsundur...

bazılarını bakıp bakıp geri bırakırsın o kutuya...
bazılarına dokunur dokunmaz bırakırsın karanlığına...

bazısından ise
unutmazsın af dilemeyi;
"bilememişim yaşarken ne hissettiğimi
  gençliğime ver hadi gel!" deyip
 alırsın belleğinin en ışıklı noktasına...

    neler neler çıkar ah o kutudan şaşırırsın:
 şarkılar
mektuplar
kasetler ve resimler
bir not kimya defterinin arasında
el yazısıyla yazılmış şairlerinin dizeleri
      öylesine söylenmiş bir cümle
bir bakış
bir an
bir kitap
bir yolculuk bileti ve bir film karesi
vs. vs. vs.

işte o şarkı*
 nasıl da kafanın içinde çalar durur şimdi...
özlemenin en yakıcı hali olan
o özlediğini çoktan geçmişe teslim etmiş olmak hissi nasıl da kaplar kalbini
 az biraz hasta hissettirir kendini...

kabahat şarkıda değil aslında da
bunun müsebbibi; 
ilk kalp sancısının keşkelere denk düşmesi...



* https://www.youtube.com/watch?v=iATLhq5TrzE