26 Ocak 2012 Perşembe

Zil Çaldı





Zil çaldı;”vapur kalkıyor; kapılar kapanacak” uyarısı...
Adımlarımı hızlandırdım, geçtim, kapı kapandı ardımdan.
Hep alışkın olduğum gibi yukarı çıktım, vapurun gidiş yönüne bakan cam kenarı ve bir de masası olan bir yer bakınıp bir kaç saniye içinde buldum gözümle. Vardım, oturdum. Kâğıt bardakta çay istedim, bu haller için mantomun cebinde tuttuğum bozukluklar ile ödedim. Masaya koydum bardağı azıcık soğuması için. Dışarı baktım; denizli şehrimi ne çok sevdiğimi hissederek.
“Asla uyumaz denizler, uyuyamayan ruhlar için bir tesellidir onların bu uyanık hali.”
Gece çalışmıştım, geç yatağa gitmeme rağmen bir kaç sayfa kitap okudum ve artık uymam gerek diye uyudum. Dört saatlik bir uyku sonunda telefonumun alarmıyla uyanıp oğlumun tostunu hazırladım. Sinüzit teşhisi sebebiyle geçen hafta doktorun verdiği ilâçlarını içirdim. Hazırlandım çıktım. Üsküdar’a indim, iskeleye vapur kalkmadan yetiştim.

Zil çaldı;”vapur kalkıyor; kapılar kapanacak” uyarısıydı.
“Hayat geçiyor, eşikte durma” uyarısı gibi geldi.
Aceleyle geçtim.
Hâlâ yoldayım...

24 Ocak 2012 Salı

Onlar Sadece Balon

“Kendini kurtarmayı beceremeyeni kimse kurtaramaz.”
Cesare Pavese

Karşına çıkan sorunların sebeplerinin sorumluluğunu yüklenebilmek; onları kocaman albenili parlak bir balon haline dönüştürüyor ve böylece  birdenbire sönmelerini, patlamalarını ya da uçuvermelerini sağlıyor…

Bugünlerde rengarenk balonlar uçuşuyor etrafımda; sarı, mavi, yeşil, mor, kırmızı… Kimisi yanımda, kimisi elimde, kimisi gözümün görebildiği mesafede kimisi göremediği, kimisi başımın üzerinde… Hepsinin şöyle ipinden tutup kontrol altına almak ister insan… Ya da salıvermek… Uçsun atmosferde bir yerlerde yok olsun… Ama bir bakar ki başka birinin salıverdiği ordan oraya savrulur gelir seni bulur…
Hayatı renklendirmeye kararlıdırlar. Hep olacaklar, boşlukları çekiciliğiyle dolduracaklar.
Ama onlar senin usunun karşısında sadece balondurlar…

  


12 Ocak 2012 Perşembe

Ayna Ayna Söyle Bana!

"Kafa yoran insanlar için, en yalın haliyle bedenin hareketleri, tıpkı düşünce gibi çözülmesi zor gizleri saklar." D.A.F de Sade 


Aynaya bakmalıyım;
İçimden kendime bakmaktan daha başka bir şey, aynadaki aksime bakmak. Ötekini tanımak için anlayabilmek için dışına yani görüntüsüne bakmak yetmez ya hani, kalbinden geçeni, ruhunu, zihnini okumak ister insan....
Bilinmezlikle karşı karşıya kalır zaman zaman, en çok tanıdıklarında bile. Yüzü, elleri hatta ayakları, gözleri çözmeyi istediğimiz bir bilmecenin ipuçları gibi durur karşımızda. Hep bir şeyler yakalamak için bir detay arar dururuz. Duygulanımlarındaki jestleri inceleriz. Bir fikre varırız ya da varamayız ama“söylenilenlerden çok, sesin tonunu dinlemek” gerektir ya hani; dolayısıyla saçın duruşu, gözün pırıltısı, kaşın kalkışı, elin uzatılışı, ayağın kıpırdanışı bakmayı becerebildiğimizde neler neler söyler… Kendine dairi bilmek de kendini okumaya yetmiyor bana göre. Bakmak, gözünün, bedeninin dilini okumak; yansımalarının ışığını ya da gölgede kalan yanlarını görmek gerek...

 
Aynaya bakıyorum;
Özgürlüğümün bedeli gözümün kenar çizgilerinde, kendi hayatıma sahip olmanın ışıltısı gözümün bebeğinde… Az biraz yorgun bakıyor gözlerim çok çalışıyorum ve bitirmem gereken işler var çokça…
Sadece elbise giydiğimde, makyajımı yaparken değil, kendimi tanımak, anlamak için "bedenim nasıl duruyor ruhumda?" onu okumak için bakıyorum aynaya. Sorular soruyorum aynadakine. Konuşturuyorum onu eni konu. Nasıl bir ifade var yüzünde? Sorduğum soruya göre nasıl değişti ışığı?...  Ötekinde aradığım "ruhu nasıl duruyor bedeninde?" sorusunun cevabına gidişin kendime yönelttiğim versiyonu... 
"Çıldırdım mı?" diye hiç geçirmedim aklımdan; belki bildikleri üzerine yaşayan birileri görse böyle bir yargıya varabilir. Ama fena halde aklı başında biriyim... 
Kendi dehlizlerime yolculuğumda; eserini inceleyen bir sanatçı misalî kendime baktığımda, gördüğüm ne varsa daha "güzel" hale nasıl getirebilirim demeye yarıyor bu bakış. Bir eğretileme olarak kullandım güzellik kavramını. Temsil ettiği estetik bağlam değil; bütünsellik... Devinen, dönüşen, değişen, yaşayan bir eser ve kendi kendini oluşturma konforuna ve tüm aksesuarları kullanabilme yeteneğine de sahip ve dahi düşünebilen… Mucizenin ta kendisi!...

Aynaya baktım;
İşte şu aynadaki görüntü; yansıma evet, asla yanılsama değil. Sadece belli bir yerde değil, her yerde sergilenen ve hayat devam ettikçe o da devam edecek olan bir eser. Bitişine benim karar vermediğim ancak bana ayrılan sürede en iyisini yapabilmek için çabalayabileceğim bir eser. Ve beğenseniz de beğenmeseniz de bu benim en gerçek eserim.
Ocak 2012

13 Şubat 2011 Pazar

Bir kış akşamı çağrışımı...



Kil torbasını alayım diye bahçeye çıktım ve kaldım öyle bir kaç dakika
       havanın kokusunu duyunca;
tozla karışık soğuk, rüzgârla karışık boğuk.
Hani sebebini bilmediğin bir tuhaf his; pazartesi sendromunu taşıyan pazar akşamına; hani ertesi gün okul, hani ödevler bitmiş ama ha birazdan ha şimdi yaparım dediğin bir miktar kalmış son dakikaya; hepi topu da bir sayfa büyümüş de büyümüş gözünde... Uykun  da gelmiş; cuma akşamı önünde upuzun cumartesi pazar varken,şu iki gün ne de hızla geçivermiş. İşte tam böyle havanın kokusu...

Çocukken kışları ansızın habersiz gelen misafirler için Nuray'la en yakındaki manava giderdik meyve almaya.
O zamanlar ansızın habersiz misafirler gelirdi, sevinirdik.
Bu koku beni Paşa'nın sokaklarına götürdü, yürüyen iki kızçocuğu bir telâşla.
Sebebi misafire ikrâma geç kalmayalım; yoksa akşam karanlığı tamam ama korku filan yoktu o vakitler, "mahallemizin kızı" korumacılığı vardı.

Çayımı aldım elime; Nurgül'üm elmalı turta yapıp göndermiş
hastayım diye.
Bir tat daha işte değişmeyen o günlerden!...

Ah sen ne güzelsindir çağrışımlarla uzanıverdiğim çocukluğum!...





Aşıkların Piri'nin Şehrine Yolculuk II


"Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin!..." Hz. Mevlâna




Mevlâna Türbesi
KONYA


Gözümden akan yaşlara engel olamıyorum. Sarılıyorum kalbimden ona ve sanki o da beni kucaklıyor; hoşgeldin diyor. Dua etmek istiyorum ama bir şey söyleyemiyorum. "Teşekkür ederim!" diyorum Yaradan'ıma, "teşekkür ederim buraya gelme isteğimi kabul ettiğin için"... "Teşekkür ederim" diyorum Gönül Sultanı'na, "beni çağırdığın için, teşekkür ederim!"... Elim kalbimin üstünde geri geri yürüyerek uzaklaşıyor sonra tekrar ona doğru yürüyorum. Bir türlü ayrılmak istemiyorum yanından; defalarca tekrarlıyor bu ruhsal kucaklaşma, beni başka bir aleme salıyor...


Başımı kaldırıyorum ansızın bir hisle. Üzeri aynalarla kaplı tavana asılı duran ne olduğunu bilmediğim bir şeyin tam altında durduğumu farkediyorum. Ve üzerinde bir sürü ben, bir sürü kendim, bir sürü ifadem... Öylece kendi eksenim etrafında şaşkınlıkla dönüşümü hatırlıyorum kendime bakıp; kenara bir yere bağdaş kurup ne kadar oturduğumu hatırlamadığım öylece kalış halimden önce. Bu yaşadığım ruhsal tamamlanma duygusunun tadını anlatmayı başarabilecek miyim bir gün, hiç bilmiyorum....


Sa:18:00
Sema Töreni

İçimdeki nigâr,
Başka bir nigârdir.
İçimdeki sema'a
nece yıldızlar akar,
Ben dönerim
        gökler döner,
Benzimde güller açar.
Yolunu kaybeden güneşlere
                        bakıp gülümserim
Ben uçarım
                gökler uçar...
Asaf Hâlet ÇELEBİ


Ziyaretlerimi tamamladım ve o dünyanın en görkemli, en sevgili ritüelini izledim; ben ömrümde böyle bir şey görmedim!... Birbirleriyle selâmlaşmalarını bitirdikten sonra yanyana gelip tevazû ve asilliğin vücuda gelmiş haliyle bir hamlede sırtlarındaki siyah hırkalarını çıkarmaları ve fakat yavaşça yere bırakmaları, beyazlar içinde kalmaları... Sakinlikle ve sükûnetle dönmeye başlamaları... Gitgide kollarının iki yana açılışları... Gözleri kapalı halde başka bir boyuta geçmişcesine semaları...
Ben hem boşlukta kayıp, hem de her şey olmayı aynı anda hissettiren bundan başka bir şey görmedim!...

sa: 20:00
Konya Şehir Merkezi

Nasıl da sarmaladı şehir beni, ilk ayak bastığım an itibariyle. Nasıl da zor vedalaştım onunla... Son saatlerimi sanki çocukluk arkadaşımmış gibi; sanki bir zamanlar ortak anılarımız varmış da yıllar sonra karşılaşmanın lezzetini hafızama kazımak istermişim gibi; yürümelere doyamayarak caddelerinde bir o yana bir bu yana, nasıl da son noktasına kadar yaşamayı seçtim...

Son yarım saatimde çizdiğim yürüyüş rotasında olmamasına rağmen nasıl da kendimi Şems Tebriz-i Camii'nin avlusunda buluverdim yeniden. 


Bu alçakgönüllü camii ve türbeyle, Şems'in görevini tamamlayarak kenara çekilmiş ve çok da övgü beklemeyen haline, gönüldaşına uzaktan bakışına, onun hakettiği kıymeti ve hürmeti görüyor olmasını gururla ve kıvançla izleyen ama sanki kalbinde  bir yerlerde az biraz kırgınlık varmış gibi duruşuna bir kez daha yüz sürdüm şehirden ayrılmadan....

Konya... Sevgili Konya... Bu kadar mı içe işleyen bir kokusu olur bir şehrin? Bahçelerin içinden geçiyormuşcasına bu kadar mı gül kokar bir şehir böyle kışın ortasında?...



12.12.2010
MAVİ TREN
Sa: 09.15
İstanbul'a doğru...

Tren saatlerce rötar yaptı, kimi kardan kimi arızadan... Sabah gün ışır ışımaz  trenin kafeteryasına geldim. Yine çok lezzetli bulduğum kahvaltıdan istedim ve çayımı cam bardakta...Tüm gece yorgunluktan kitabımdan sadece bir bölüm okuyabilmiştim, şimdi devam etmek niyetim...


Kara teslim olmuş trenin geçtiği tüm şehirler... Sanki tüm ülke kara kesmiş gibi geliyor buradan bakınca, durmaksızın yağıyor iri iri...

Ben şehrime dönüyorum; aklım, kalbimi Mevlâna'nın şehrinde bırakarak... Payıma düşeni aldım biliyorum Âşıkların Piri'nden... Şimdi onun gönlüme sunduğu ilhamları, ruhuma verdiği armağanları dönüştürme niyetindeyim ki yerini bulsun dokunuşu kalbime... Bunu vazifem bildim...


Dışarıyı izliyorum; tren yolu bir yanında şu daracık sokağın, evler diğer yanında... Yılbaşı kartlarının dalları aşağıya eğimli üçgen çam ağaçları buradalarmış meğer!... Sanki ışıklarının yakılmasını bekliyor gibiler... Ama bu tek katlı sarı evlerde yaşayan insanların hayatı kotarma meselesinden başka bir şey düşünmediklerinin hissi öyle dışarıya taşmış ki ve öyle iyi okuyorum ki bunu; ağaçların güzelliğini görebiliyorlardır umarım diye geçiriyorum içimden. Ama görebilmek kolay değil biliyorum... Uzaklaşmak gerek... Başka yerden bakmak gerek... Sevmek gerek... İlham almak gerek... Bir çağrıya cevap vermek gerek tüm varoluşunla...

Belki o vakit dünyan değişir... İçinden ağlıyorsundur sesin çıkmadan bir çocuk gibi belki de... ve vakti gelmiştir artık susmaların... Vakti gelmiştir artık "yeni bir söz" söylemenin... O vakit işte aldığın nefesin anlam bağlamını kavrayıverirsin... Belki bir yolculuğun ucunda sana bahşedilecekleri beklemişsindir tüm ömrün boyunca ama bilmeden... Ve belki bir gün 36 saat öncesinde olduğu gibi olmayacaktır hiçbir şey bir daha... Sadece saatlerle tamamlanır bir ömür çabaladığın dönüşüm...
Belki Yaradan'ın şanslı kullarındansındır... Kim bilir...





Bu yolculuk yazısı anlamını benimle paylaşan ve yazının içinde geçen geçmeyen tüm sevdiklerime hediyedir.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Aşıkların Piri'nin Şehrine Yolculuk I


"Bu yol uzaktır menzili çoktur,
Geçidi yoktur derin sular var..." Yunus Emre



11.12.2010  
Meram Ekspresi 
                                                                                                                  
İrili ufakli evler, içlerinde uykuya teslim insanlar, aralarında sessiz tenha sokaklar, simsiyah gecede kar ışığı hayatlar. Upuzun bir mavi tren, içinde çoluk çocuk yolcular, içinde bir küçücük ben... Ve işte yolculuğumun hikayesi...

Sa:04.58
Afyon
Trenin penceresinden karanlıkta görünmeyen Anadolu şehirleri tennuresini giymiş semazen gibi bembeyaz ışıyıverdi. Kar var her yerde. Eni konu köylerin içinden geçiyor raylar. Tek katlı evler; çatıları karla kaplı. Bembeyaz ağaçlar.
Kitabımı okuyorum arada, arada gözümü kapıyorum hafifçe. Uyuyamıyorum ama bir türlü. Sabaha büyük buluşmayı düşündükçe içim içime sığmıyor. Ama öyle bir sevinç sığmamasından daha başka bir şey bu, değişik bir hissetme. Gidiyorum işte sığmaması. Bu çağrıya cevap verebildim sığmaması en çok... 
Az önce yolculuk boyunca neşesinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kız bebek ağlamaya başladı deli gibi. Babası kucağına aldı koridorda yürüyüşe çıktı;  susuverdi bebek, görüntü değişti, baktığı yer değişti, açısı değişti, dünyası değişti, sıkıntısı azaldı...
Ben de tıpkı onun gibi hissediyorum kendimi. Tüm görüntülerin değiştiği, dünyamın değiştiği bir yaşamak peşinde, bambaşka bir yerden bakmak hevesindeyim... Mevlâna’nın şehrini, Konya'yı daha gitmeden seviyorum tıpkı Şems gibi. İçimde bir tuhaf dinginlik ve heyecan sarmalanmış halde birbirine devinir durur; bir biri öne çıkar, bir diğeri. Dönüp duruyor onlar da sema eder gibi...
Acıktığımı hissettim nihayet. "Yemek Vagonu"na bir gidip bakayım, bir çayla tost bulmayı umuyorum...

Hayatımın en eşsiz yolculuğu bu abartmıyorum. Akşam bir şey yiyememiştim yola çıkmadan heyecandan, şimdi trenin kafeteryasına geldim.Yolculuk başladığından bu yana nihayet boş, herkes uykuya çekildi kendi yerinde. Beyaz, porselen bir fincanda geldi çayım ve bir de kahvaltı tabağım; birkaç zeytin, domates, salatalıktan oluşan ayrıca küçük paketlerde balı da eksik olmayan paha biçemeyeceğim bir şölen gibi. Çayımı sakin sakin yudumlarken vagonlarının kaloriferi bozulmuş beş yaşlı hanımefendi geldi. Bir anda doluştular masalara, nasıl üşüdüklerini nasıl gülüşerek anlatıyorlar. Ne güzeldir dostluğun o birlikte sarmalanma tadı. Hayatın bu vaktinde bir anı, bir paylaşım daha attılar heybelerine işte. Bundan daha güzel bir üşümek bilmiyorum, içleri birbirleriyle sımsıcak nasılsa...

Elimde defterim, kalemim, kitabım; göğsümde pır pır atan kalbimle Erenlerin Şehrine yaklaşıyorum. Kar arttıkça içim ışık ışık oluyor. Kar arttıkça yıkanıyorum beyazla. Kar arttıkça yaklaşıyorum gönül sultanlarına. Kar arttıkça içime yolculuğumda kayıplığımdan kurtuluyorum, nasıl da pir-ü pak oluyorum...

Bir çay daha istedim, cam bardakta rica ettim, varmış. Birden on yıl önce kardeşimle yaptığımız zorunlu başkent yolculuğumuzu hatırladım, özledim kardeşimi. Bizim de vagonumuzun kaloriferi bozulmuştu. Anılarımıza atmıştık biz de bunu ve  o yolculuktan bize kalan bir filmi, birkaç kitabı. Ne çok özlerim, ne çok. Apansız, bir çağrışımla en sevdiklerimi, tüm sevdiklerimi... Şu kendimle sadece paylaşmak için çıktığım yolculukta bile ne çok insanı götürüyorum benimle. En sevdiğim his bu evet, özlemek. Hep özlüyorum; annemi, babamı, kardeşlerimi, oğlumu, uzaklardaki sevdiklerimi, dostlarımı, öğrencilerimi, en yakınımdakileri hepsini hepsini... Bu yolculuğa başlayalı on saat oldu ve ben bu on saatte sevdiğim herkese dair bi' şeyler düşünüp özledim. Oğlumu özledim; beni yalnız başıma gönlünden bırakmasa da kararlılığım karşısında tedirgin bir susuşla bana bakışını. Canım babamın yorulacağım duygusuyla hiç değilse yataklı vagonda yolculuk etmem konusundaki ısrarlarını. Kardeşimi; telefon başında kalıp saatlerce Sema Töreni'ne bilet bulayım diye uğraşmasını. Sevgili dostçuğumu; beni gara bırakışını evimden alıp, ben giderim desem de dinlemeyip; ve bin kere "telefonunu şarj etmeyi unutma!" deyişini. Ah sahi! telefonumun şarjı!...
Gülümseyerek ve durmadan yazışıma bakarak çayımı getiren genç adama "telefonumu şarj edebilir miyim?" diye sordum. Kibarca alıp götürdü ve benim onu izleyen bakışlarımın farkında olduğunu  koyduğu yeri işaret ederek gösterdi. Kim ne derse desin seviyorum yurdum insanını.

Gece boyunca okuduğum, Bab-ı Esrar*'da "Senin olanı sana getirdim" diyordu Şems. "Aradığın neyse bulacağın odur" diyordu Mevlâna. Hayatın içindeki küçücük anları bile paylaşarak anlamını çoğaltmayı seçen ben, bu yolculuğu yalnız gerçekleştirmeyi seçtim. Ne arıyordum ve neydi benim olan? Ve belki de henüz farketmediğim. Yalnız mıyım peki yazarak paylaşırken her noktayı? Nedir bende olan ben... Yalnız çıktığımı sandığım bu yolculuğu  içimde koca bir kalabalıkla yapıyorum işte yine. İflâh olmaz bu ruhun sevdiği her ruhu içinde tutma hali...

sa: 06.30
Akşehir
İstanbul-Konya arası iki ekspres var sadece, bu yüzden de memleketlerin kazalarında da istasyonlar var, hepsinde duruyor tren... Durmadan kar yağıyor... Boşluk yok gibi, kar taneleriyle kaplanmış gökyüzü, yeryüzü, gezegen nerdeyse... Çocukken babaannem her bir kar tanesini bir meleğin yere indirdiğini söylerdi, Paşa'daki evimizin penceresinden her kışın illâ ki yağan karını izleyişimizi hatırladım onun beni büyüleyen hikayeleri eşliğinde. Ne çok payı vardır hayatımın kadınlarının içsel zenginliğimde... Babaannemin, annemin, halamın... Pencereden elimi uzatır, avucuma konan kar tanesine bakar,  küçük bembeyaz kanatlı melekler hayal ederdim... Trenin penceresinden bakıyorum şimdi; dört bir yan melek!...

Sa: 08:15
Sarayönü
Uzaklarda bir silüet halinde uzanan kara kavaklar beyaz giyinmişler. Beyazla örtünmüşler.Tıpkı uzun boyu ve siyahlar içindeki Şems'in Mevlâna'nın gönüldaşlığıyla örtünmesi gibi...

Sa:09:15
Konya
Ve Sevgili Konya...

"Sen benim gözümün önündeki perdeyi kaldırdın. Sen bana bendeki beni gösterdin. Şeyh sensin, pir sensin, hakiki dost sensin, hakikat sen..." *




devam edecek...


*Bab-ı Esrar Ahmet Ümit


2 Ocak 2011 Pazar

İYİDİR...


Yaprak üzerine düşen ışığı gözünle yakalamak pür dikkat, bir yandan rüzgâr dalını sallıyorken hafifçe... Çocukluğunun yaz öğleden sonralarının sessiz ve sıkıcı tadını özlemle hatırlamak birden... "Şimdi"nin tadıyla şöyle bir karıştırıp "geçmiş"in tadını; dilindeki yeni tadı da sevmek... Ve gülümsemek.... Ve yeni sözcükler kesip biçmek kendine göre... Sonra dağıtmak onları sevdiklerine, kullansınlar diye dilediklerince... İyidir...
Sesleri dinlemek, biçim vermek onlara belki de... Hem ezan sesini, hem kilise çanını duyduğun bir semtte yaşıyor olduğun için şükran duymak içinden sessizce... Sokağı dönüp,  mırıldandığın şarkı sona ermeden denizin mavisini görmek. Ve yolunun maviye  çıktığını  yaşadığından bilmek... Yeni anılar seçip çıkarmak belleğinden renk renk... Sonra en sevdiğin renge sığınmak... Ve can yakıcı kendini anlatabilme çabasını bulmak kendi renginde bile... İyidir...
Tekrar kalbini açmayı isteyebilmek birine... Güven duymanın o dimdik duruşunu, güçlüce yere basışını hissetmeyi  düşleyerek. Yaşanmışlıklara verdiğin değerin yerliyerinde durduğunu da bilmek... Ve her yeni mevsimi karşılayıp kucaklamak... Ve her giden mevsimle kucaklaşıp vedalaşmak belki bir daha görüşemezsin diye... Sonra uzaklaşmak tüm bildiklerinden ya da bilmediğinden bir nokta kadar sadece... İyidir...


Isıtır gibi olan yılbitimi güneşinin kalbini bıraktığın hüznü gönüllüce...  Boşlukta kapladığı o koskoca yer  hayallerinin; uçuşan, bağıran, kanat çırpan, konup konmama telâşında martılar misâli... Ve kaybetmediğin inanç saf güzelliğe... Ruhunu bir gülümsemeye sorgusuzca bıraktıran çocuksuluk... Bir yolculuğun çağıran sesine kulak vermek söz vermişsin gibi... Ve sonra yeni gelen 365 günlük bilinmezin tılsımına bırakmak kendini... İyidir...


Giden yılın hoş gelenleri, sevinçler getirenleri... Ve şöyle bir uğrayıp fazlaca kalıp çoktan gitmesi gerekenleri... 
Sanat, işte en çok çıkmaz sokaklarında cebelleştiren beni... 
Ve ah aşk... 
nerede olduğunu kestiremediğim bir türlü... 
Yine de yeni yıla dair coşkular buluyor olmanın keşfi içimde bir heves... 
Ve hepsi... 
Ve bir de kalbimin inatçı düşler ülkesi... 
İyidir...