4 Mart 2014 Salı
OĞLUM'a...
Acemi ömrümün,
telaşlı bir iç sızısı bırakıverdin
Yirmilerinin kucağına...
ki onlar yüz yıl beklemiş gibi seni hasretle sarmaladılar...
Bıçak sızısı, kalp yarası, gönül sancısı ömrüme
Oğlum!...
ilacım, ışığım, baharım oldun da
kapandı yaralar sızılar sancılar yine varlığınla...
Ben kimim bilemiyordum ki daha
Büyüyordun sen gün be gün an be an
Otuzlarımın kucağında...
ki onlar gururla, aşkla taşıdılar da
daha önce hiç bilmedikleri bir sevdayla bağlandılar sana...
Ciğerimde soluğum tükenmişse
Sen gözlerini aç diye dünyaya...
Cilt cilt yazdığım evlat kitabına
kalemimin mürekkebi yetişmezse
canımı koyarım da
yine de doyamam seni yazmalara...
Yolculuğum, sabrım, sebatım, sınavım
Oğlum!...
Büyüdüm ben seninle adım adım caddelerde, yollarda...
Kuşlar uçurdum gökyüzüne...
ki onlar umutla, ışıkla, aşkla kanat çırptılar
Durmadan yılmadan Kaf Dağlarına...
Onandım, tamlandım,
bildim bilmediklerimi
Kırklarımın vadilerinde sevdanla...
nurhayat
ocak/2014
21 Şubat 2014 Cuma
İlle de Leylâ...
Bu
sabah gözümü açtım;
küçük bir çocukken babaannemin aldığı oyuncak
bebeğim geldi aklıma.
Adı Leylâ...
Adı Leylâ...
Bir çok serbest çağrışımla çıkıvermiş
olmalı;
zihnimin odalarından birinin kapalı kapısı açılıvermis
olmalı...
Şimdi o kapıya açılan diğer odalara bir bakmalı:
Leylâ'm, yeğenim, güzel kızım, küçük sanatçım,
hep
kalbimde, aklımda, dilimde, gözümde evlat gibi yaşadığım,
ismine, haline,
tavrına, yüreğinin güzelliğine delirdigim
ve ismi ne çok yakışanım, kara gözlüm, bir özge canım benim,
hep kapısı ardına kadar açık gül bahçem...
Uçar Kızlar'ının dostluk-kardeşlik yolculuğunda yol arkadaşları
Yelkenci Kızları'ndan Leylâ'nın yeni yaş kutlaması dün...
Ayla'm
Yelkenci'min, biriken bin yıllık anılara,
küçük fırsatları dahi
kaçırmayıp hep yenilerini ekleyisi,
nazik, ince, düşünceli emekle
olusturdukları dostlukları Nurgül'ümle
ve bu halenin bizi de içine alışı...
durmadan büyütmeyi dostlukları düstur edinisimiz,
durmadan büyütmeyi dostlukları düstur edinisimiz,
dostları dostlarla
dost kılmaya dair neredeyse hep birlikte mühürledigimiz gizli kalp
anlaşmamız...
Dün üst katımdaki şenliğin,
gülümseterek beni çocukluğuma götürüverişi;
annemin Paşa'daki
günlerden söz ederken alt komşumuz Karadenizli Nazmiye teyzelerin
evimizin çok çocuklu gürültüsünden
"bir kere bile şikayet etmediler, tek söz söylemediler"diye anlatışını hatırlayışım...
"bir kere bile şikayet etmediler, tek söz söylemediler"diye anlatışını hatırlayışım...
Sonra nasıl da kendi hali bile misafir varmış gibi
kalabalık olan evimizden eksik olmayan sevgililerimiz,
can kuzenlerimizle
saklambaç gibi koşturmalı her türlü oyunu oynayışımızı
ve hâlâ hayatın yitirmesine izin vermediğimiz bağımızı düşünüşüm...
ve şimdi aynısını
biraraya geldigimizde annemlerde;
çocuklarımızın yaşayışının
güzelliğini...
Leylâ bebeğimin kapısını açan anahtar bu çağrışımlar olmalı.
Oysa ben onu Paşa'daki evimizden taşınırken orda bıraktım...
Oysa ben onu Paşa'daki evimizden taşınırken orda bıraktım...
Ne
düşündüm, onu neden almadım onca severken,
ondört yaşımda evden
ayrılırken tekrar dönüp bakıp son kez veda bakışımda,
orada yerde
oturmuş haliyle bakarken ona,
üç kızkardeş paylaştığımız odamızda,
üç kızkardeş paylaştığımız odamızda,
nasıl bir kalp halim vardı da onu ait olduğu
yerde,
çocukluğumda bıraktm da,
koşup almadım son anda...
şaşırıyorum...
Çok şaşkınım bu sabah ve çok konuşkan...
Günaydın olsun herkese!...
Mecnunu olacağınız Leylâlarınız çok olsun.
Günaydın olsun herkese!...
Mecnunu olacağınız Leylâlarınız çok olsun.
29 Kasım 2013 Cuma
ben, kendim, hayatım, şiirim...
Kendim için şiirler okuyorum;
tek kendim için, kendime...
Kalmadı bir yerlerde anısı olan dizeler,
sesi soluğu kesilmiş sevdalardan belleğimde...
Ne gidenler ardından şiirler düşürüyorum,
ne kalmasını isteyeceğim birine dair keşkeli dizeler biriktirdim kalbimde...
Ne şımarıkça bir gidiş yaşatıp
acıdan yapılmış sözcükler bıraktım yerime,
ne kalmamı isteyenin buruk şiirler yazdırdım kalbine...
Yaşamışlıklarımdan memnuniyetimin dingin ve olgun tadını
hiçbir şeye değişmem.
Bu lezzet, içinde barındırır bin tane tadı
tatlı, acı, soğuk, sıcak, baharatlı
ki işte ben ona hayatım derim kısaca...
Hayatımı anlatan şiirler yazıyorum,
tek hayatım için, hayatıma...
Biliyorum; hayatı olmayanın
Şiiri de olmaz...
28 Kasım 2013 Perşembe
"Ses kes..."
Çocukken
bir şeye üzüldüğümde,
içerlediğimde,
canım yandığında,
düştüğümde,
ağlamaya başlardım her çocuk gibi ben de.
Böyle zamanlarda
divanında
elinde tesbihi ile oturan babaannemin yanına koşardım.
Onun o güçlü,
yumuşak
ve şefkatli gövdesiyle
beni sarmalamasına bırakırdım üzüntümü;
o
bembeyaz mis gibi kokan tülbentine kapatırdım yüzümü.
İçini çeke çeke
ağlayan küçük varlığımın sarsıntılarına
iki sözcükle dokunurdu.
Dünyanın en kısa ve fakat en etkili cümlesini
kurup, tekrarlardı:
" Ses kes... ses kes..."...
ve devam ederdi benim her
iç çekişime karşılık bir
"ses kes"e...
O nasıl mucizevi cümleydi
Allahım...
"burdayım"ı,
"seni duyuyorum"u,
"ağladığını görüyorum"u
"sen
güçlü bir kızsın"ı barındırırdı içinde...
Bana öyle gelmezdi.
Öyleydi.
O kısacık cümle tüm bunları söylemeseydi
ve onun sesinin
tonunda gizlenmeseydi;
şifa olur muydu kederime sihirliymişcesine.
Bu akşam...
Babaannemi çok özledim.
Kuvvetli,
dik duran ve fakat
yumuşak, sevgi dolu varlığını.
Dilinden eksik etmediği dualarını.
O
tertemiz cennet kokan tülbentini
kınalı uzun ve iki örgü yaptığı
saçlarının üzerine atıverişini.
Okyanus mavisi sevecen bakan
gözlerini.
Ve sesini en çok...
Çok özledim...
Bu akşam bana bir "ses
kes..."desin istedim.
12 Kasım 2013 Salı
gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar...
Kafamın
içinde bir şarkı çalıyor, akşamüstü babam aradığından beri.
Telefonun
ucundaki sesinde her zaman var olan şefkat tınısında bir başkalık
sezdim...
Şöyle dedi:
Radyoda Türk Sanat Müziği dinlemek istedim
ve
içimden sonraki şarkı kızımın olsun dedim.
Bir şarkı çıktı ki
tuttuğuma pişman etti
hemen sesini duymak istedim...
Yalnız değilsin
canım kızım benim...
Genotip haritamın romantik kodlarının
müsebbibi
Canımıniçi Babam benim!...
Hâlâ şarkım kulağımda...
bir de yetinmedim,
buldum, dinledim
ve pek de iyi hissettim...
Ah "gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar ♪♪♫♪..."
kalben nasıl kalabalık olduğumu bilseniz aklınız şaşar!
İyi ki doğmuşsun Babam!...
Kendimi
bildim bileli duygu silsilesi yaşarım Kasım'larda...
En çok da
10'unda...
Bugün babamın doğum günü.
Büyük sevdamın, hayranlığımın...
Onun kahverengi sevgi menevişlerinin kıpırdadığı ışık ışık gözlerine
denk
başka gözlerle karşılaşmadım ömrümce,
Onun o sımsıcak güçlüce tutan
güzel elleri gibi
bir çift el daha görmedim sevdiğimce...
Her düşüşümde
elimden tutup hayatın içine çekenim,
akıl hocam,
sevmeyi öğretenim koşulsuzca...
Sesini duymadığım,
yüzünü görmediğim
her geçmiş günü beyhude hissettiğim...
Sevdiceğim, caniçim, kalbimin
güvenli ocağı...
Benzemekten gurur duyduğum her onun gibi baktığımı
farkettiğimde yaşadıklarıma...
Hayatın yükü canımı sıktığında,
sarıldığım cümlelerine telefonun ucunda;
dikkat kesilip dinlerken onu,
bir yandan "doğru söylüyorsun... doğru söylüyorsun..." diye
mırıldandığım biteviye;
ardından gülüp
"e hep de doğru mu söylüyorum,
yoksa beni kırmamak için mi böyle söylüyorsun... "diyenim...
İyi ki doğmuşsun!...
İyi ki doğmuşsun!...
İyi ki babamsın Babam!..
Nice nice nice Kasım'larda
hep
umutlu mutlu yaşamalarda olalım hep birlikte.
Allahım nice yıllarda
birlikte kutlamayı nasip etsin yeni yaşımızı seninle...
Seni seviyorum
Akrep'imburçdaşım!
Sana lâyık olmak hep tek dileğim geri kalan
ömrümde...
10.11. 2013
5 Kasım 2013 Salı
Ağaç Hikayesi
Çok küçüktüm onu sevdiğimde.
Siz deyin dört, ben diyeyim beş yaşımda.
Doğduğum evin arka bahçesinde yaşıyordu. Hekimoğlu Ali Paşa’da. Evimizin
altındaki dedemden yadigâr fırının arka tarafından çıkılırdı o
bahçeye. Benim için inanılmaz büyülü bir serüvendi ona ulaşmak. Annemden bir
kap isterdim önce, ne için istediğimi bildiğinden, dolduğunda taşıyabileceğim
bir tane seçer, sonra; zaman zaman ev halkı işe güce daldığında sıkılıp, kapıyı yavaşca açıp koşarak dışarı kaçışımı engellemek üzere bir
süredir konulan ve yeni buluşumla bir sandalyeyi yavaşça sürükleyerek çekip
yanına götürüp uzanarak açabildiğim sürgüyü bir çırpıda açardı. Güzel
gözleriyle bakardı sıcacık. Bu onaylamadan sonra bir heyecanla koşarak inerdim
merdivenlerden. Babam beni görüp gülümserdi. Bir elimde tören nesnesi, diğerinde
babamın eli yürürdüm usul usul bahçeye doğru, içten içe pek sevinçli ve fakat
suskun, yüzümde önemli bir işim var ciddiyeti... Bir dut ağacıydı sevdiğim. O
öyle şahaneydi ki hem kendisini sevdirir, hem meyvelerini toplamama izin verir,
hem de babamla özel bir paylaşım ritüelini yaşamama sebep olurdu. Ağacıma doğru yürürken bir kaç dakika büyük metal karıştırıcının
gürültülü bir sesle dönerek hamuru kardığı geniş kazanı izler, sonra
başımı çevirirdim avluya... Sanki o da beni görüyordu ve hoş geldin diyor gibi geliyordu bana coşkuyla. Babam yüksek dallarına
ulaştırmak için beni kucakladr ve uzatırdı yukarı, zayıf, minicik bir şeydim; iştahsız, annemin türlü türlü
oyunlarıyla zorla yiyen bir kız çocuğu. Dut toplamak çok tuhaf olabilir bu
sebepten ama o meyveden yediğimde kutsal bir şey yaptığımı düşünürdüm. Ağacımla
ilişki kurma biçimimdi o benim, belki de o yaşımın evden dışarda ama yine güvenli topraklarda ilk maceraya çıkışım... Bir zaman sonra taşındık ve ayrıldık. Ama ne ağacımı, ne ritüelimi,
ne lezzetini unuttum...
İnsanın bir ağacı olmalı ömründe...
Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum; yarenlik ettiği, bir yerlerde
bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı...
Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil
belki ama sizin rahatınız kaçmalı...
Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de
ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri
duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele biraz ağaç benim hikayemde...
İlk gençliğime denk düşer ikinci sevdiğimle tanışmamız. Doğduğum semtten ayrılıp gittiğimiz yerde ilk gençlik bunalımlarımı, önemli bir hastalığı, ilk kalp sancısını yaşadığım; mektup yazmayı ve beklemenin tadını öğrendiğim, şarkılarla şiirlerle tanıştığım ve içime düşen sanat aşkı için çabaladığım dönemde sevdim onu, Merter'de; Ahmet Kutsi Tecer Caddesi'nde. Evimizin karşısında kaldırımın hemen üstünde duruyordu. Bir akçaağaç. Yanındaki sokak lambasıyla arkadaşlık ediyordu gittiğimde. Sonra benimle tanıştı, öyle çok izledim ki onu kayıtsız kalamadı. Balkondan kara kalem desenini çizdim usulca onu rahatsız etmeden. Geceleri caddeyi ve ağacımın dallarını aydınlatan lamba ile öyle güzel görünürlerdi ki hele kışın kar yağdığında romantik bir film karesi görüntüsü verirlerdi yan yana. Kalabalık evimizin neşesi, kız kardeşlerimle paylaştığımız odamızın eğlencesi ve ilk gençliğimizin gök kuşağını bastığımız yere uzatan düşleri ve ağacın gövdesinin alacalı rengi dün gibi aklımda...
Sonra taşındık ve ayrıldık... Ne ağacımı, ne kalp sancımı, ne onlarla gönül bağımı unuttum...
Üçüncüsü yeni mezun olup, çalışma hayatına gönüllüce
atıp kendini; anlamaya çalışırken o hiç bilmediğim alemi ve bocalıyorken gerçek
dünyada, çıktı karşıma. Nuruosmaniye Camiinin avlusunda yaşayan 330 yıllık bir
çınar ağacı... Öyle sevdim ki onu, öyle yardım etti ki bana yaratma üretme serüvenimde,
hakkını ödeyemem; güçlü dalları, ışığın
ve gölgenin üzerinde dans ettiği yaprakları ve o kocaman gövdesiyle ona duyduğum bu sevda; onu kaybettiğimde ve ardından daha bir zaman orada kalmam gerektiğinde çok
yıprattı kalbimi. Geçen üç yüz yılın hikayelerine
gölge etmekten koruyup kollamaktan içten içe yok olmaya başlamıştı bir
süredir... Kendi ağırlığını taşıyamayıp ortadan ikiye ayrılıyordu gün be gün
gövdesi... Bir gün çizimlerin arasında
kaybolmuşken masamda, bir elektrikli testere sesi duydum dışardan. Öylece
kaldım, bakamadım bile... Son verildi ağacın haşmetine... Başkaca bir yolu
olsaydı kıyarlar mıydı bu asırlık hayata desem de kalbim aynı olgunluğu
gösteremedi... Ardından çok ağladım. Ve onun için bir şiir yazdım, bir nebze
borcumu öderim de yaşatırım onu şiirin tılsımlı büyüsüyle diye... Yıllar geçti
de ne ağacımı, ne pencereme uzanan dallarından kimse görmeden ellerime uzattığı
ilham perilerini, ne o dünyanın kaç bucak olduğunu anlama ve büyümeye başlama
dönemlerime tanıklık edişini unuttum...
Sonra yine geçti yıllar yıllar
yıllar... Bir aile kurdum, bir hayat büyütmeye başladım, bir yuva edinmeye
kalktım. Derken çıktı karşıma. Çok zaman olmuştu bir yenisi hayatıma girmeyeli.
Tam o vakit işte Moda’da Hülya Sokağı’nda evimin bahçesindeki ceviz ağacı oldu
dördüncüsü... Gittiğimizde oradaydı; mevsiminde meyvelerini düşürürdü toprağın
üstüne bu bereket nasıl da iyi gelirdi, toplardım bahçeye yayılan cevizleri,
dağıtırdım apartman sakinlerine... Devran döndüğünde, hayatımın altı üstüne
geldiğinde, mutsuz ve yalnız zamanlarımda hep o teselli etti beni; başımdan
ayağıma huzursuzluk çöktüğünde sarılırdım gövdesine, konuşurdum onunla... Çok
sevdim... Dallarına acıtmayan rüzgar çanları iliştirdim, eğlendik gülüştük ağladık
dertleştik... O bir ceviz ağacıydı bahçemde ve ben onun her zerremle farkındaydım... Gölgesinde nice dost meclisleri toplandı
sonraları... Şairlerimin şiirlerini okudum dallarının altında... Ne onu, ne
düşen cevizlerinin çıkardığı sesi, ne de onun kadar güçlü olmadığımı sandığım,
oysa şimdi buradan bakınca ağacıma pek de lâyık olduğumu ayrımsadığım vakitleri
unuttum...
Beşincisi... Yine aynı bahçede o
zamana dek bilmediğim bir zamanın arefesinde kendi ellerimle diktiğim bir fidan.
Yenidünya ağacım... Özgürlük ağacım diyordum ona zira adıyla müsemma dönemiydi hayatımın...
Beş yıl yaşadık birlikte, büyüttüm onu gözlerimle; vitamini, aşısı, suyu, sevgisi
derken boyumu aştı, o büyüdükçe ben kendimi aşma yollarına çıktım; debelendim,
yoruldum, yılmadım derken hayat işte; oradan ayrıldım... Ardımdan yenidünyam
çok yaşamamış; kendi özgürlüğünün ancak kendi ellerinle yeşertilebileceğini bir kez
daha anladım... Onu hiç unutmadım...
Nasıl anlatsam ki altıncısını; yanlışlıkla oraya getirilip konulmuş muydu... Bir usta suluboya ressamı çizip onu orada unutmuş muydu... Bir defne ağacı... İç engellerimden kurtulmak için çıktığım yolculukta kısa süreli durağımda rastlaştık onunla. Küçük ve sokak arasındaki evimin; bitişik nizam, nefes almaya fırsat vermeyen samimi içiçeliğinin arasında, tam odamın penceresinin karşısında, o küçük boşlukta duruyordu. Tüm o mahalle havasının, tozun toprağın, koşuşturan çocukların arasında güzel bir sürpriz gibiydi bana. Tanrım eline sağlık, o öyle güzeldi ki!... Onu ilk gördüğümde yanına gittim, dokundum gövdesine, konuştum onunla; çocuklardan önce bir tanesi sonra teker teker diğerleri geldiler yanıma, baktılar öyle şaşkınlıkla; dedim ki; ne güzel bir ağaç değil mi?... Sessizlik... Ekledim: dallarına renkli balonlar asalım mı? Cıvıltı... O günden sonra ağacın altında daha çok oynadılar beni her görüşlerinde susup yeni bir şey diyecek miyim diye baktılar; demeye vaktim olmadı. Bir sabah mahalle bakkalından o boşluğa ev yapılacağını duydum, ertesi gün okuldan eve geldiğimde kıymışlardı defneciğe... Çok ağladım, zaten ardından da çok kalmadım... Ne onu, ne dallarına astığımız o gri mahalleye inat renk renk uçuşan balonları, bayramlığını giymiş bir kızçocuğu sevinci ve kendini beğenişiyle taşıyışını unuttum...
Dedim ya; insanın bir ağacı olmalı ömründe... Bir dikili ağacı olmasından söz etmiyorum illâ ki, o da olsun daha da güzel olsun... ama ille de yarenlik ettiği, bir yerlerde bulduğu, sevdiği, gönlünü verdiği, dokunduğu, söyleştiği bir ağacı olmalı... Herkesin hayatından bir ağaç geçmiş olmalı... Geçmedi diyorsanız; ağacın değil belki ama sizin rahatınız kaçmalı... Ben çok ağaç sevdim. Hepsinden de ayrıldım bir şekilde; ya onlar gitti, ya da ben gittim. Ama hâlâ yerleri duruyor kalbimde kökleriyle... Mesele ağacın kendisi değilse de gölgesi biraz da benim hikayemde...
Yedinci ağacım bir yerlerde... Ya
benim sevgimle büyüyecek ya bekliyor gölgesiyle sarmalamak için beni bir yerde.
Yeniden doğmayı başarabildiğimde çıkacak karşıma bir yerlerden... Kocaman bir
ormanda yapayalnız kalmışlık hali sarmalarken beni, damarlarımda kıvranan bu
tek başınalığın sıcak ve fakat nabzımı yükselten hissi, sakinleyecek onu
gördüğümde... Ve biliyorum ömrüm oldukça yaşayacak benimle, gitmeyecek benden, gitmeyeceğim gölgesinden dalından yaprağından çiçeğinden ben de...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

